Yazar: Aktay

Fiyat Etiketi Yönetmeliğindeki Güncel Değişiklikler

18 Şubat 2022 tarih ve 31754 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Fiyat Etiketi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile 28 Haziran 2014 tarihli ve 29044 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Fiyat Etiketi Yönetmeliğinin (“Yönetmelik”) bazı maddeleri tadil edilmiş olup işbu değişiklikler 1 Mart 2022 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir. Bu değişikliklerin özellikle e-ticaret ve perakende satış sektörünü etkilemesi beklenmektedir.

Güncel Değişikler:

Yönetmeliğin Tanımlar başlıklı 4. maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir:

b) Bakanlık: Ticaret Bakanlığını,

c) Fiyat etiketi: Satıcı tarafından perakende satışa arz edilen mallara ilişkin olarak Yönetmelik ile belirlenen zorunlu hususlar hakkında tüketicileri bilgilendirme amacı ile kullanılan etiketi,

g) Malın birim fiyatı: Bir malın ticari teamül ile yerleşmiş satış usul ve şekillerine göre adet, uzunluk, ağırlık, alan veya hacim ölçülerinden malın türüne uygun olan ölçü biriminin net miktarıyla ifade edilen tüm vergiler dâhil fiyatını,

h) Satış fiyatı: Satılan bir malın net miktarı üzerinden hesaplanan tüm vergiler dahil peşin fiyatını veya sunulan hizmetin tüm vergiler dahil peşin fiyatını,”

n) Net miktar: Ambalajlı malın, ambalaj malzemesi ve mal ile birlikte ambalajlanan diğer malzemeler hariç miktarını,”

Böylece malın birim fiyatı ve satış fiyatının kapsamı belirlenmiş olup net miktar üzerinden vergiler dahil olarak hesaplanması gerektiği açıkça ifade edilmiştir.

Yapılan bir diğer değişiklik ise Yönetmeliğin etiket bulundurma zorunluluğunu düzenleyen 5. maddesinin ikinci fıkrasına “Türkçe yazılması zorunludur” ibaresinin eklenmesidir. Buna göre etiket ve listelerde bulunması zorunlu hususların, yani malın üretim yeri, ayırıcı özelliği, tüm vergiler dâhil satış fiyatı ve birim fiyatı gibi bilgilerin, Türkçe olarak yazılması zorunlu hale gelmiştir.

Aynı maddeye (f) bendi eklenerek, ambalajlı malın satış fiyatından ayrı olarak ambalajın teslimine ve iadesine ilişkin depozito bedeli var ise söz konusu depozito bedelinin tutarı da etiket ve listelerde zorunlu unsurlar arasında sayılmıştır.

Yönetmeliğin 7. maddesinin birinci fıkrasına “…ambalajının yahut kaplarının üzerine” ibaresi eklenmiş olup perakende olarak satışa arz edilen mallara konulması zorunlu olan etiketlerin malın yanı sıra ambalajı veya kaplarının üzerine de yerleştirilebileceği hüküm altına alınmıştır.

Ticaret Bakanlığınca yapılan en önemli değişiklik ise Yönetmeliğin indirimli satışlara ilişkin 11. maddesinin birinci fıkrasındaki değişikliktir. İşbu hükmün eski hali, indirimli olarak satışa sunulan mal veya hizmetin, indirimden önceki satış fiyatının tespitinde sadece “indirimli satış fiyatından bir önceki satış fiyatı”nın esas alınacağı şeklindedir. Yeni düzenleme ise aşağıdaki gibidir;

İndirimli satışa konu edilen mal veya hizmetin indirimli satış fiyatı, indirimden önceki fiyatı, tarife ve fiyat listeleri ile etiketlerinde gösterilir. İndirimli satışa konu edilen mal veya hizmetin indirimden önceki satış fiyatının tespitinde indirimin uygulandığı tarihten önceki otuz gün içinde uygulanan en düşük fiyat esas alınır. Meyve ve sebze gibi çabuk bozulabilen mallara ilişkin etiketlerde indirim miktarı veya oranı hesaplanırken indirimli fiyattan bir önceki fiyat esas alınır. Bu hususlara ilişkin ispat külfeti satıcı veya sağlayıcıya aittir.”

Böylece indirimden önceki satış fiyatı, indirimli satış fiyatından bir önceki satış fiyatı değil indirimin uygulandığı tarihten önceki otuz gün içinde uygulanan en düşük fiyat olarak belirlenecektir. Bu değişiklik ile sahte indirimlerin önüne geçilmesi ve tüketicinin korunması amaçlanmaktadır.

Ek olarak 1 Şubat 2022 tarih ve 31737 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin 3. maddesi uyarınca Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliğinin 14. maddesinin üçüncü fıkrası şu şekilde değiştirilmiştir:

Bir mal veya hizmetin indirimden önceki satış fiyatının tespitinde indirimin uygulandığı tarihten önceki otuz gün içinde uygulanan en düşük fiyat esas alınır.  Meyve ve sebze gibi çabuk bozulabilen mallara ilişkin reklamlarda indirimin miktarı veya oranı hesaplanırken, indirimli fiyattan bir önceki fiyat esas alınır. Bu hususlara ilişkin ispat külfeti reklam verene aittir.

Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliğinin dayanağı 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 61, 62, 63 ve 84. maddeleri olduğundan ve fakat Yönetmeliğin dayanağının 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 54 ve 84. maddeleri olduğundan yapılan bu değişikliğin, fiyat etiketlerini kapsayıp kapsamadığı noktasında soru işaretleri oluşmuştur. Uygulamadaki bu sorunu gidermek ve mevzuatı uyumlulaştırmak amacıyla da Yönetmelikte aynı yönde değişiklik yapılmıştır.

Uygulamadaki Problemler:

Yapılan son değişiklikler ile uygulamada; koşullu indirimlerde ve aynı ürünü farklı online platformlarda satan satıcıların indirimden önceki fiyat tespiti için hangi fiyatı esas alması gerektiği tartışma konusu haline gelmiştir.

Koşullu indirimden kasıt, belli bir tutarda alışveriş yapılması halinde belirli ürünlere bir miktar indirim uygulanmasıdır. Burada uygulanacak indirim miktarında, ürünün önceki otuz gün içinde uygulanan en düşük fiyatının baz alınması gerektiği savunulmaktadır.

Aynı ürünün farklı online platformlarda farklı fiyatlar üzerinden satılması halinde ise satıcıların her bir platform için kendi belirledikleri fiyat üzerinden indirimden önceki otuz gün içinde uygulanan en düşük fiyatı esas almaları gerektiği düşünülmektedir. Başka bir deyişle, aynı ürünün farklı platformlardaki en düşük fiyatı indirimden önceki fiyat tespiti için kıstas olmayacaktır.

Birleşme Kontrol Rejimi – Önemli Değişiklikler

I. GİRİŞ

2010/4 Sayılı Rekabet Kurulu’ndan İzin Alınması Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ (“2010/4 Sayılı Tebliğ”) 2010 yılında yayımlanmış olup mevcut döviz kuru ve ekonomik koşullar nedeniyle yakın zamanda değiştirilmiştir. Bu kapsamda, 2010/4 Sayılı Tebliğde Değişiklik Yapılması Hakkında (“2022/2 Sayılı Tebliğ”) 4 Mart 2022 tarihli Resmî Gazetede yayımlanmıştır. Söz konusu 2022/2 Sayılı Tebliğ 4 Mayıs 2022 tarihinde yürürlüğe girecektir.

II. ÖNEMLİ DEĞİŞİKLİKLER

Bu kapsamda başlıca düzenlemeler ve değişiklikler aşağıdaki gibidir:

1. Ciro Eşiklerinin Yükseltilmesi:

Rekabet Kurumu, yalnızca büyük ölçekli devralmaları, birleşmeleri ve ortak girişimleri incelemeyi amaçlamasına rağmen, birleşme/devralma başvuruları için ciro eşiklerini en son 2012 yılında güncellemiştir. 2021 yılına gelindiğinde, Türkiye’de döviz ve enflasyon oranlarındaki önemli artışlar nedeniyle nispeten düşük kalan bu ciro eşikleri, Rekabet Kurumu’na bildirilen işlem sayısında da önemli bir artışa neden olmuştur.

Değişiklik öncesinde 2010/4 Sayılı Tebliğ’e göre aşağıdaki durumlarda birleşme ve devralma bildirimi zorunlu tutulmuştur:

  • İşlem taraflarının Türkiye pazarındaki toplam cirolarının 100 milyon TL’yi, işlem taraflarından en az ikisinin ayrı ayrı cirolarının Türkiye’de 30 milyon TL’yi aşması veya
  • Devralınacak varlık(lar)ın veya işletmenin veya birleşme taraflarından birinin Türkiye cirosunun 30 milyon TL’yi, işleme taraf olan diğer taraflardan en az birinin küresel cirosunun ise 500 milyon TL’yi aşması.

2022/2 Sayılı Tebliğ’in yürürlüğe girdiği tarihten itibaren aşağıdaki eşikleri aşan birleşme ve devralmalar bildirime tabi olacaktır:

  • Türkiye pazarında işlem taraflarının toplam cirolarının 750 milyon TL’yi ve işlem taraflarından en az ikisinin ayrı ayrı cirolarının Türkiye’de 250 milyon TL’yi aşması veya
  • Devralmalarda devredilen varlık(lar)ın veya devralma konusu işletmelerin ve birleşmelerde taraflardan en az birinin Türkiye cirosu 250 milyon TL’yi, işleme taraf olan diğer taraflardan en az birinin dünya çapındaki cirosunun 3 milyar TL’yi aşması.

2. Teknoloji Şirketleri için İstisna:

2022/2 Sayılı Tebliğ teknoloji işletmeleri için de yeni bir birleşme kontrol rejimi getirmiştir. 2022/2 Sayılı Tebliğ’de teknoloji işletmeleri; (i) dijital platformlar, (ii) yazılım ve oyun yazılımları, (iii) finansal teknolojiler, (iv) biyoteknoloji, (v) farmakoloji, (vi) tarım kimyasalları ve (vii) sağlık teknolojileri olarak tanımlanmıştır.

2022/2 sayılı Tebliğ’in 2. maddesinin ikinci fıkrasına göre Türkiye coğrafi pazarında faaliyet gösteren veya Türkiye’de Ar-Ge yapan veya Türkiye’deki kullanıcılara hizmet sunan teknoloji işletmelerinin devralınmasında 250 milyon TL eşiği uygulanmayacaktır.

Teknoloji işletmelerinin yerel ciro eşiklerinin kullanımından muaf tutulması sonucunda, bu işletmeler Türkiye’de neredeyse kategorik olarak bildirime tabi hale gelmiştir. Bu kapsamda, teknoloji işletmelerinin devralınmasına ilişkin işlemlerin Rekabet Kurumu onayına tabi olması ve söz konusu işletmelerin korunması amaçlanmaktadır.

3. Ciro Hesaplamalarının Uyumlu Hale Getirilmesi:

Rekabet Kurumu, finansal kuruluşların ciro hesaplamalarını da revize etmiştir.

Buna göre, 2022/2 sayılı Tebliğ, “katılım bankaları” terimini hariç tutmakta ve bankaların tüm yasal şekillerini kapsayan genel olarak “bankalar” terimine atıfta bulunmaktadır. Böylece bankaların, finansal kiralama, faktöring ve finansman şirketlerinin, aracı kurumların ve portföy yönetim şirketlerinin, sigorta, reasürans ve emeklilik şirketlerinin birleşme ve devralmaları için gerekli ciro eşiklerinin hesaplanması yürürlükteki mevzuata uyumlu hale getirilmiştir.

4. E-Devlet Üzerinden Bildirim Formu Gönderimi:

2010/4 Sayılı Tebliğ kapsamında bildirim formu ve ekinde bulunan belgeler fiziki teslimat ile Rekabet Kurumu’nun Ankara’daki merkezine teslim edilmektedir. Ancak, değişikliğe göre, Rekabet Kurumu’na yapılacak birleşme/devralma başvuruları için isteğe bağlı “e-devlet” platformu da seçenekler arasına eklenmiştir. Bu e-gönderim platformu son zamanlarda uygulamada kullanılmaya başlanmış olsa da 2022/2 Sayılı Tebliğ ile resmiyet kazanmıştır.

5. Etkin Rekabetin Önemli Ölçüde Engellenmesi:

4054 sayılı Kanun’un 7. maddesinin birinci fıkrası uyarınca birleşme ve devralma başvurularında uygulanan test 16 Haziran 2020 tarihinde değiştirilmiştir. Rekabet Kurumu tarafından birleşme ve devralma denetimlerinde yapılan “hâkim durum testi” yerine Avrupa Birliği’ndeki yaklaşıma uygun olarak “etkin rekabetin önemli ölçüde engellenmesi” (“SIEC”), getirilmiştir.

4054 sayılı Kanun ile ikincil mevzuatın uyumlaştırılması için 2022/2 Sayılı Tebliğ’de şu ifadelere yer verilmiştir:

Başta hâkim durum yaratılması ya da mevcut bir hâkim durumun güçlendirilmesi olmak üzere ülkenin bütününde yahut bir kısmında etkin rekabetin önemli ölçüde azaltılması sonucunu doğuran birleşme veya devralmalara izin verilmez.

Bir ya da birden fazla teşebbüsün başta hâkim durum yaratılması” ibaresi “başta hâkim durum yaratılması ya da mevcut bir hâkim durumun güçlendirilmesi” şeklinde değiştirilerek uyum sağlanmıştır.

6. Yeni Bildirim Formu:

2010/4 Sayılı Tebliğ’in eki olan bildirim formunda da değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklik ile Rekabet Kurumu, istenen bilgilerin detaylandırılmasını ve bildirimlerin Rekabet Kurumu’na eksiksiz olarak iletilmesini sağlamayı amaçlamaktadır.

Buna göre, yeni bildirim formu, işlem taraflarının Türkiye’de etkilenen pazarların bulunduğu durumlarda, tarafların bu pazarlarda sahip oldukları pazar paylarına bakılmaksızın ayrıntılı pazar bilgisi vermelerini gerektirmektedir. Yani Rekabet Kurumu, zorunlu “uzun form” bildirimi için pazar payı eşiklerini kaldırmıştır.

Öte yandan, bildirim formunun giriş kısmının 2. paragrafına göre, işlem taraflarının yalnızca iki durumda “kısa form” bildirimi yapması mümkündür: (i) İşlem taraflarından birinin, ortak kontrole sahip olduğu bir teşebbüsün tam kontrolünü elde etmesi veya (ii) Türkiye’de etkilenen pazar bulunmaması.

III. SONUÇ

Ciro eşiklerinin önemli ölçüde yükselmesi ile birlikte 2010/4 Sayılı Tebliğ çok daha az işlemi kapsayacağı için Rekabet Kurumu’na bildirilen işlem sayısının azalması beklenmektedir.

Teknoloji işletmelerinin devralınması için getirilen bildirim zorunluluğu, teknoloji ve dijital platformların Rekabet Kurumu’nun odak noktasında olduğunu ve gelecekte bu platformlara ilişkin daha fazla düzenleme yapılabileceğini göstermektedir.

Marka Hukuku

Genel Bilgiler

1. Marka hukukuna ilişkin mevzuat nedir?

Türkiye’de marka hukuku, 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren ve 556 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin yerini alan 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’na (“Kanun”) tabidir. Kanun, marka hukukunda önemli değişiklikler getirmiş ve Avrupa Birliği düzenlemelerine uygun hale getirmiştir.

Türkiye ayrıca aşağıda belirtilen uluslararası anlaşmalara da taraftır;

• Sınai Hakların Korunmasına Dair Paris Sözleşmesi

• Markaların Uluslararası Tesciline İlişkin Madrid Anlaşmasına İlişkin Protokol

• Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması

Markanın Tescili

2. Neler marka olarak tescil edilebilir neler edilemez?

Markalar, bir teşebbüsün mal veya hizmetlerini diğer teşebbüslerden ayırt edebilecek nitelikte olmalıdır. Markanın tanımı ve markanın içerebileceği işaretler Kanun’un 4. maddesinde düzenlenmiştir. Herhangi bir işaret, kelime, kişi adı, şekil, renk, harf, sayı veya ses ile malların şekli veya ambalajları bir ticari marka olarak tescil edilebilir.

Aksine, açıkça ayırt edilemeyen, kamu düzenine ve ahlakına aykırı, dini semboller içeren, ticaret alanında herkesçe kullanılan vb. marka olarak tescil edilemeyen işaretler Kanunun 5 inci maddesinde sayılmıştır.

3. Markanın tescilinin avantajları nelerdir?

Marka tescil sürecine ilişkin düzenlemeler Kanun’un 7. maddesinde yer almaktadır. Bu maddeye göre marka hakkı, sahibinin münhasır ve herkese karşı ileri sürülebidiği mutlak bir hakkıdır.

Marka hakkı tescil edildikten sonra başvuru tarihinden itibaren hüküm ifade eder. Bir markanın tescil ettirilmesi marka sahibi için zorunlu değildir. Tescilsiz markalar da Türk Ticaret Kanunu’nun haksız rekabet ve ilgili hükümleri kapsamında korunmaktadır. Fakat marka tescilli ise Kanun markaya daha güçlü bir koruma sağlar. Türkiye’de tescilli olan bir marka sadece Türkiye’de korunmaktadır.

Ayrıca, tescilli markalar hakkında doğabilecek herhangi bir uyuşmazlık, uzmanlaşmış Fikri Mülkiyet Mahkemelerinde görülür.

4. Türkiye’de marka tescili için kimler başvurabilir?

Türk Patent ve Marka Kurumu’na (“TÜRKPATENT”) marka tescili için başvuruda bulunmaya hakkı olan kişiler Kanun’un 3. maddesi kapsamında aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir;

  • Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları,
  • Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yerleşim yeri olan veya sınai ya da ticari faaliyette bulunan gerçek veya tüzel kişiler,
  • Paris Sözleşmesi veya 15/4/1994 tarihli Dünya Ticaret Örgütü Kuruluş Anlaşması hükümleri dâhilinde başvuru hakkına sahip kişiler,
  • Karşılıklılık ilkesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti uyruğundaki kişilere sınai mülkiyet hakkı koruması sağlayan devletlerin uyruğundaki kişiler,

Marka tescil başvurusu, marka vekili veya başvuru sahibi tarafından yapılabilir. Ancak yurt dışında ikamet eden başvuru sahiplerinin marka vekili ile temsil edilmesi zorunludur.

5. Marka başvurusu nelerden oluşmalıdır?

Marka başvurusu aşağıda sayılanları içermelidir:

• Başvuru sahibinin kimliğine ilişkin bilgileri içeren başvuru formu,

• Markanın temsili,

• Başvuru yapılan mal veya hizmetlerin listesi,

• Başvuru ücretinin ödendiğini gösteren bilgiler,

• Toplu veya garanti markaları için başvuru yapılmışsa, teknik şartnameler,

• Rüçhan hakkı talep edilmişse, rüçhan hakkı talep ücretinin ödendiğini gösteren bilgi,

• Markanın çoğaltılmasında Latin alfabesi dışındaki harfler kullanılmışsa, bunların Latin alfabesine çevrilmesi.

6. Tescil süreci nasıl ilerler?

Başvuru, TÜRKPATENT’in elektronik sistemi olan EPATS üzerinden yapılmalıdır. Bir marka başvurusu birden fazla sınıfı kapsayabilir. Marka başvuru ücreti her sınıf için 380 TL’dir.

Usulde eksiklik olması durumunda, başvuru sahibine eksikliğin giderilmesi için iki ay süre verilir ve eksiklik giderilmediği takdirde başvuru işlemden kaldırılır. Kanunun 5 inci maddesine göre mutlak ret nedeni varsa başvuru reddedilebilir. Eksiklik ve/veya mutlak ret gerekçelerinin bulunmaması halinde başvuru, iki ay süreyle Bültende yayımlanır. Marka başvurusunun yayımlanmasından sonra, marka başvurusuna sadece ilgili kişiler itiraz edebilir. İki aylık süre içerisinde eksiklik ve/veya itiraz olmaması halinde kayıt belgesi ücretinin ödenmesi gerekmektedir. Daha sonra marka başvurusu tescil edilecektir. Tescil işleminin ardından tescilli marka Bülten’de yayımlanır. Marka tescil belgesi, belge bedeli ödendikten yaklaşık bir ay sonra düzenlenir. Ücreti 2022 yılı için 390 TL’dir.

Mutlak Red Sebepleri

7. Marka tescilinin mutlak red sebepleri nelerdir?

  • 4 üncü madde kapsamında marka olamayacak işaretler,
  • Herhangi bir ayırt edici niteliğe sahip olmayan işaretler,
  • Ticaret alanında cins, çeşit, vasıf, kalite, miktar, amaç, değer, coğrafi kaynak belirten veya malların üretildiği, hizmetlerin sunulduğu zamanı gösteren veya malların ya da hizmetlerin diğer özelliklerini belirten işaret veya adlandırmaları münhasıran ya da esas unsur olarak içeren işaretler,
  • Aynı veya aynı türdeki mal veya hizmetlerle ilgili olarak tescil edilmiş ya da daha önceki tarihte tescil başvurusu yapılmış marka ile aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer işaretler,
  • Ticaret alanında herkes tarafından kullanılan veya belirli bir meslek, sanat veya ticaret grubuna mensup olanları ayırt etmeye yarayan işaret veya adlandırmaları münhasıran ya da esas unsur olarak içeren işaretler,
  • Malın doğası gereği ortaya çıkan şeklini ya da başka bir özelliğini veya teknik bir sonucu elde etmek için zorunlu olan veya mala asli değerini veren şeklî ya da başka bir özelliğini münhasıran içeren işaretler,
  • Mal veya hizmetin niteliği, kalitesi veya coğrafi kaynağı gibi konularda halkı yanıltacak işaretler,
  • Paris Sözleşmesinin 2 nci mükerrer 6 ncı maddesine göre reddedilecek işaretler,
  • Paris Sözleşmesinin 2 nci mükerrer 6 ncı maddesi kapsamı dışında kalan ancak kamuyu ilgilendiren, tarihi ve kültürel değerler bakımından halka mal olmuş diğer işaretler ile yetkili mercilerce tescil izni verilmemiş olan armaları, nişanları veya adlandırmaları içeren işaretler,
  • Dinî değerleri veya sembolleri içeren işaretler,
  • Kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı işaretler,
  • Tescilli coğrafi işaretten oluşan ya da tescilli coğrafi işaret içeren işaretler,

Nisbi Red Sebepleri

8. Marka tescilinin nisbi red sebepleri nelerdir?

İtirazlar, 6. Madde kapsamında aşağıdaki nispi gerekçelere dayandırılabilir;

• Karıştırma ihtimali yaratan benzerlik,

• Bir ticari vekil veya ticari temsilci tarafından yapılan yetkisiz başvuru;

• Başvuru tarihinden veya varsa rüçhan tarihinden önce tescilsiz bir marka veya ticaret sırasında kullanılan bir başka işaret içeriyorsa;

• Paris Sözleşmesinin 1 inci mükerrer 6 ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar ile aynı veya benzer nitelikte olması;

• Telif hakları veya ticaret unvanı gibi diğer sınai mülkiyet haklarını içermesi;

• Kişisel bir adın veya fotoğrafın izinsiz kullanımı gibi kişisel hakları içermesi;

• Başvuranın kötü niyeti.

Üçüncü Kişinin İtiraz Prosedürü

9. Üçüncü kişinin itiraz süreci nasıldır?

Tüm inceleme aşamalarının tamamlanmasının ardından başvuru Bülten’de yayınlanır. Yayınlanan markaya ilişkin itirazlar, marka başvurusunun Bültende yayımlanmasından itibaren iki ay içinde yapılmalıdır. İki ay itiraz olmazsa başvuru kabul edilir.  2022 yılı için itiraz ücreti 250 TL’dir.

10. Marka sahibi, üçüncü şahıslara ait bir markaya dayalı bir itirazı nasıl bertaraf eder?

TÜRKPATENT, aynı mal ve hizmetlere ilişkin olarak tescilli bir marka ile aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer işaretler hakkında ortaya çıkan uyuşmazlıkları inceler. Kanun’un 11/4 üncü maddesi uyarınca; “Mal veya hizmetlerin aynı sınıflarda yer almaları benzer olduklarına, farklı sınıflarda yer almaları da benzer olmadıklarına karine teşkil etmez.” TÜRKPATENT inceleme sonucunda itirazın reddine veya kabulüne karar verir. TÜRKPATENT’in kararından etkilenen başvuru sahipleri ve kişiler, kararın tebliğ tarihinden itibaren iki ay içinde itiraz edebilirler.

11. Marka sahibi, kullanım ispatına ilişkin delili itiraz sahibinden talep edebilir mi?

Kanun’un 19/2 maddesine göre, esasa dayalı olarak itiraz varsa ve marka, itirazın yapıldığı başvurunun başvuru veya rüçhan tarihinde en az beş yıl süredir tescilli ise, marka sahibi, itiraz sahibinin markasını, itiraz konusu mal ve hizmetlerde ciddi biçimde kullanmakta olduğunu ya da kullanmamaya dair haklı sebepleri olduğunu kanıtlayan delilleri karşı taraftan talep edebilir.

İtiraz sahibi, başvuru tarihinden veya ikinci başvurunun rüçhan tarihinden önceki beş yıllık süre içinde, kullanımını ispatlayamazsa veya bu süre içinde markasını kullanmamak için haklı bir sebebe sahip olduğunu ispatlayamazsa itirazı reddedilir.

İtiraz sahibi, markanın sadece tescil kapsamına giren mal veya hizmetlerden bazıları için kullanıldığını ispat ederse, kullanımı ispatlanan mal veya hizmetler dikkate alınarak itiraz incelenir.

İnceleme sonucunda, başvurulan mal veya hizmetlerin bir kısmı veya tamamı için markanın tescil edilemeyeceğine karar verilebilir veya itiraz reddedilebilir.

12. Muvafakatname, aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer markanın reddedilmesine engel midir?

Önceki marka sahibinden alınmış olan bir muvafakatname olması halinde, tescilli marka ile aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer marka başvurusu tescil edilebilir. Her marka başvurusu için önceki marka sahibinin TÜRKPATENT tarafından hazırlanmış olan, muvafakatname olarak düzenlenen özel formu doldurması gerekmektedir. İşbu muvafakatname noter tasdikli olmalıdır.

Markanın Yenilenmesi

13. Marka ne zaman yenilenmelidir?

Marka tescilinin korunması, başvuru tarihinden itibaren başlar ve on yıl sürer. Marka, 10 yıllık süreler için yenilenebilir. 2022 yılında 1.280 TL olan yenileme ücreti ödendikten sonra, 10 yıllık sürenin bitiminden itibaren altı ay içinde, yenileme ücretinin ödendiğini gösteren bir dekont ile marka sahibinin TÜRKPATENT’e yenileme başvurusunu yapması gerekmektedir.

Markanın İptali

14. Hangi durumlar markanın iptaline neden olur?

Markanın iptali halleri Kanunun 26/1. Maddesinde aşağıda sayılan şekilde düzenlenmiştir:

a) Tescil tarihinden itibaren beş yıl içinde haklı bir sebep olmadan tescil edildiği mal veya hizmetler bakımından marka sahibi tarafından Türkiye’de ciddi biçimde kullanılmaası ya da kullanımına beş yıl kesintisiz ara verilmesi,

b) Marka sahibinin fiillerinin veya gerekli önlemleri almamasının sonucu olarak markanın, tescilli olduğu mal veya hizmetler için yaygın bir ad hâline gelmesi,

c) Marka sahibi tarafından veya marka sahibinin izniyle gerçekleştirilen kullanım sonucunda markanın, tescilli olduğu mal veya hizmetlerin özellikle niteliği, kalitesi veya coğrafi kaynağı konusunda halkı yanıltması,

d) Marka sahibinin, garanti markası veya ortak markanın devamlılık arz eder biçimde teknik şartnameye aykırı olarak kullanılmasını engellemek için gerekli önlemleri almaması sebebiyle ilgili kişilerin, Cumhuriyet savcısının veya ilgili kamu kurum ve kuruluşunun başvurusu üzerine tanınan süre içinde söz konusu aykırı kullanımın düzeltilmemesi hâlinde.

15. Markanın iptali için kimler başvurabilir?

Menfaat sahibi kişiler iptal talebinde bulunabilir.

16. Markanın iptali için nasıl başvurulur?

İptal davası, fikri mülkiyet mahkemelerinde açılabilir. Fakat Kanun’da yapılan değişiklik uyarınca 10 Ocak 2024 tarihinden itibaren TÜRKPATENT iptal taleplerini inceleyecektir. İptal talebi marka sahibine bildirilir. Marka sahibi, delillerini ve cevaplarını bir ay içinde TÜRKPATENT’e iletir. Bu bir aylık süre içinde talep edilmesi halinde TÜRKPATENT, bir ay daha ek süre verebilir. Markanın iptal edilip edilmeyeceğine TÜRKPATENT karar verir. Bu karar ileriye dönüktür ve temyiz edilebilir.

Markanın iptal talebini önlemek amacıyla kullanılmış olması ihtimalini göz önünde bulundurmak adına, TÜRKPATENT, iptal talebinden önceki üç ay içinde markanın kullanımını dikkate almaz.

Markanın Hükümsüzlüğü

17. Hangi durumlar markanın hükümsüzlüğüne yol açar?

Kanun’un 5. ve 6. Maddeleri uyarınca yukarıda belirtilen mutlak ve nispi sebeplerin bulunması halinde markanın hükümsüzlüğü söz konusu olabilir.

18. Markanın hükümsüzlüğü için kimler başvurabilir?

Kanun’un 25/2 Maddesine göre menfaat sahipleri, Cumhuriyet savcıları veya ilgili kamu kurum ve kuruluşları mahkemeden markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesini talep edebilirler.

19. Markanın hükümsüzlüğü için nasıl başvurulur?

Hükümsüzlük davası fikri mülkiyet mahkemelerinde açılabilir. Markanın geçersiz olup olmadığına fikri mülkiyet mahkemeleri karar verir. Bu karar geriye dönüktür ve temyiz edilebilir.

20. Bir hakkın sessiz kalma nedeniyle kaybedilmesi nedir?

Marka sahibi, sonraki tarihli bir markanın kullanıldığını bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde bu duruma birbirini izleyen beş yıl boyunca sessiz kalmışsa, sonraki tarihli marka tescili kötüniyetli olmadıkça, markasını hükümsüzlük gerekçesi olarak ileri süremez.

Marka Hakkının İhlali

21. Hangi fiiller markaya tecavüz sayılır?

Markaya tecavüz sayılan fiiller Kanun’un 29. maddesinde aşağıda sayıldığı şekilde düzenlenmiştir;

  • Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı 7 nci maddede belirtilen biçimlerde kullanmak.
  • Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerini kullanmak suretiyle markayı taklit etmek.
  • Markayı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerini kullanmak suretiyle markanın taklit edildiğini bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde tecavüz yoluyla kullanılan markayı taşıyan ürünleri satmak, dağıtmak, başka bir şekilde ticaret alanına çıkarmak, ithal işlemine tabi tutmak, ihraç etmek, ticari amaçla elde bulundurmak veya bu ürüne dair sözleşme yapmak için öneride bulunmak.
  • Marka sahibi tarafından lisans yoluyla verilmiş hakları izinsiz genişletmek veya bu hakları üçüncü kişilere devretmek.

Hukuk Yargılaması

22. Marka hakkının ihlaline ilişkin uyuşmazlıklarda hangi mahkeme görevli ve yetkilidir?

Davacının veya vekilinin ikamet ettiği Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemeleri yetkilidir. Ancak ihtisaslaşmış bir Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi yoksa Asliye Hukuk Mahkemesi yetkilidir.

23. Markaya tecavüz davası bakımından zamanaşımı nedir?

Marka sahibi, tecavüzü öğrendiği tarihten itibaren iki yıl ve her halde 10 yıl içinde markaya tecavüz davasını açmalıdır.

24. Sınai mülkiyet hakkı tecavüze uğrayan hak sahibinin ileri sürebileceği talepler?

Marka sahibinin markaya tecavüz durumunda talep edebileceği başlıca iddialar aşağıda sıralanmıştır;

• Piyasada ihtilaflı markaların kullanılması ile ortaya çıkan marka ihlali ve haksız rekabetin tespiti,

• Karşı tarafın marka ihlaline ve aleyhine haksız rekabete neden olan fiillerinin kalıcı olarak önlenmesi,

• Hak sahibinin markalarını taşıyan ürünlerin, ambalajların, reklam malzemelerinin, basılı malzemelerin imhası ya da mülkiyet hakkının tanınması

• İlgili ihlal kullanımının gerçekleştiği çevrimiçi platformlara erişimin engellenmesi,

• Zararların tazmini ve kar kaybı.

25. Hukuk boyutunda tecavüz davasının sonuçları nelerdir?

Hukuk davalarının masrafları cezai kovuşturmalardan daha pahalıdır. Ayrıca davanın sonuçlanması 2 ile 5 yıl arasında sürmektedir. İhlal eden için hapis cezası yoktur. Marka sahibi zararın tazminini talep edebilir. Buna ek olarak, sahte mallara el konulması için ihtiyati tedbir de talep edilebilir. Marka sahibi dava konusu kullanımın, ülke içinde kendi maka haklarına tecavüz teşkil edecek şekilde gerçekleşmekte olduğunu veya gerçekleşmesi için ciddi ve etkin çalışmalar yapıldığını ispat etmek şartıyla, ihtiyati tedbire karar verilmesini mahkemeden talep edebilir.

Ceza Yargılaması

26. Marka tecavüzüne ilişkin uyuşmazlıklarda hangi mahkeme yetkili ve görevlidir?

Suçun işlendiği yer Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemeleri yetkilidir. Öte yandan, ihtisaslaşmış bir fikri ve sınai haklar mahkemesi yoksa, asliye ceza mahkemeleri yetkilidir.

27. Bir ceza soruşturması başlatmak bakımından zamanaşımı nedir?

Marka sahibi, hukuka aykırı fiilin meydana geldiği/tespit tarihinden itibaren altı ay içinde cezai soruşturmanın başlaması adına şikayette bulunmalıdır.

28. Marka tecavüzüne ilişkin cezai kovuşturma kapsamında ortaya çıkacak sonuçlar neler olabilir?

• Sanığın hapis ve/veya adli para cezası ile cezalandırılması,

• Hak sahininin markaları taşıyan ürünlerin, ambalajların, reklam malzemelerinin, basılı materyallerin vb. imhası.

29. Cezai kovuşturmanın sonuçları nelerdir?

  • Adli giderler sivil yaptırımlardan daha ucuzdur.
  • Davanın sonuçlanması 1 ile 3 yıl arasında sürmektedir.
  • Marka hakkına tecavüz eden kişi 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabilir.
  • Sahte ürünlere el konulması için baskın emri talep edilebilir.
  • Sanık suçlu bulunması halinde hapis ve/veya adli para cezası ile cezalandırılabilir.
  • Çelişkili markaları taşıyan ürünlerin, ambalajların, reklam malzemelerinin, basılı materyallerin imhasına karar verilebilir.

Temyiz

29. Başvuru reddedilirse başvuru sahipleri itiraz edebilir mi?

Başvuru sahipleri TÜRKPATENT’in kararlarına karşı itirazda bulunabilirler. Başvuru sahibi, kararın tebliğ tarihinden itibaren iki ay içinde itiraz dilekçesi sunmalıdır. İtiraz ücreti 2022 yılı için 580 TL olup ücretin iki ay içinde ödenmesi gerekmektedir.

30. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesi kararına nasıl itiraz edilebilir?

Başvuru sahibi, Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesi kararlarına karşı, kararın tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde karara itiraz edebilir. Bu kapsamında dosya istinaf mahkemesine gider, istinaf mahkemesi olan Bölge Adliye Mahkemesi dosyayı yeniden inceler. İnceleme sonucunda kararı kabul edebilir veya kararı kaldırabilir. Bölge Adliye Mahkemesi, davayı Fikri ve Sınai Haklar Mahkemelerine gönderebilir veya davayı Fikri ve Sınai Haklar göndermeden sonuçlandırabilir.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (“WIPO”)

31. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (“WIPO”) nedir ve işlevi nedir?

WIPO, fikri mülkiyet haklarının uluslararası düzende korunmasını sağlamak amacıyla kurulmuş bir kuruluştur. 1967 yılında Birleşmiş Milletler’in uzmanlaşmış bir kuruluşu olarak kurulmuştur.

Uluslararası marka tescilinin gerçekleştirilebilmesi için öncelikle ilgili menşe ofisinde tescilli bir marka veya marka başvurusunun bulunması gerekmektedir. Uluslararası marka başvurusu, söz konusu tescilli marka veya marka başvurusuna istinaden menşei vasıtasıyla WIPO’ya yapılır.

32. Uluslararası marka tescil sisteminin avantajları nelerdir?

  • Başvuru Kolaylığı; birden fazla ülkede markaların uluslararası tescilini tek başvuru ile, tek dil kullanarak ve tek ücret karşılığında gerçekleştirebilmek.
  • Uluslararası Koruma; marka tescil edildikten sonra yapılacak değişikliklerin (adres/unvan/sahip değişikliği, vekil tayini/kaldırılması gibi diğer tasarruflar) tek ve basit bir işlemle Uluslararası Sicile tescil edilmesini sağlamaktır.
  • Fiyat Avantajı; Madrid sistemi ile her ülkede marka tescili engellenmiş ve her ülkede uluslararası marka başvurularında ödenmesi gereken vekalet ve resmi kurum ücretlerinin ödenmesi zorunluluğu ortadan kaldırılmıştır.

33. Uluslararası başvuru ücretleri nereye ödenir ve nasıl hesaplanır?

Uluslararası marka tescili için ödenmesi gereken iki tür ücret vardır. Bunlardan biri, menşe ofise yani Türk Patent’e ödenmesi gereken uluslararası başvurunun WIPO’ya resmi bildirim ücreti, diğer ücret ise WIPO’ya İsviçre Frangı cinsinden ödenmesi gereken uluslararası resmi marka başvuru ücretidir.

WIPO’ya ödenecek ücretlerin hesaplanması için WIPO web sitesinde yer alan otomatik hesaplama aracı “Fee Calculator” kullanılmalıdır.

34. Avrupa Birliği Ticari Markası Nedir?

Avrupa Birliği Markası, Avrupa Birliği’nin tüm üye ülkelerinde geçerli olan bir marka türüdür. Denetim ve tescil sistemleri, yeni adıyla Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) tarafından yürütülmektedir. Avrupa Birliği Marka başvuruları doğrudan Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisine, Birliğe üye ülkelerin marka-patent ofislerine veya Madrid Protokolü çerçevesinde WIPO’ya yapılabilir.

E-Pazaryeri Platformları Sektör İncelemesi Nihai Rapor İncelemesi

Giriş  

İnternet teknolojilerinde son yıllarda yaşanan hızlı değişim, dijital piyasaları ve tüketici alışkanlıklarını yeniden şekillendirmiş ve rekabet hukukunun da bu değişime ayak uydurması zorunlu hale gelmiştir.

Son yıllarda ticaretin dijitalleşmesi ile birlikte pazarlarda karşılaşılan rekabet sorunları da değişim göstermeye başlamıştır. Özellikle online satış hacimlerini artması ve e-ticaret platformlarının büyümesi nedeniyle Rekabet Kurulu, e-ticaret platformları ile ilgili olası rekabet sorunlarını incelemek ve bu sorunlara çözüm bulabilmek üzere 11 Haziran 2020 tarihinde e-ticaret platformları hakkında sektör araştırması başlatmıştır. Bu doğrultuda Rekabet Kurumu 7 Mayıs 2021’de, e-ticaret platformlarına ilişkin sektör ön inceleme raporunu (“Ön Rapor”) yayınlayarak ön bulgularını ve ilk çözüm önerilerini ortaya koymuştur. E-ticaret platformlarına ilişkin sektör incelemesi nihai raporu (“Nihai Rapor”) ise 14 Nisan 2022 tarihinde yayınlanmıştır.

Bu yazımızda öncelikle Rekabet Kurumu’nun gündeme getirdiği e-pazaryerlerine ilişkin rekabet sorunları ve Nihai Rapor’da değinilen çözüm önerileri ele alınacaktır:

1. E-Pazaryerleri Bağlamında Temel Rekabet Sorunları

Rekabet Kurumu, Ön Rapor’da olduğu gibi, e-pazaryerlerinin davranışlarından kaynaklanan başlıca rekabet sorunlarını;

  1. Platformlar arası rekabet,
  2. Platform içi rekabet,
  3. Tüketicilere yönelik endişeler başlıkları altında incelemiştir.

1.1. Platformlar Arası Rekabet Endişeleri

Platformlar arası rekabet bağlamında, e-pazaryerlerinin üzerlerinde rekabetçi baskı hissettikleri ölçüde gelişime açık kalacakları, bu bağlamda rekabet etmenin seçenek değil gereklilik olması gerektiği belirtilmiştir. Bu doğrultuda, platformlar arası rekabet bakımından temel sorunlar; (i) en çok kayırılan müşteri (“EKM”) (ii) münhasırlık ve (iii) çoklu erişimi sınırlandıran uygulamalardır.

Nihai Rapor’da, geçit bekçisi teşebbüslerince geniş EKM şartının uygulanması sonucunda pazardaki rekabetin azalacağı, fiyat katılığı oluşacağı ve pazara girişin azalması ile büyümenin engelleneceği yönünde endişeler dile getirilmiştir.

Ayrıca geçit bekçisi niteliğindeki teşebbüsler tarafından satıcılara dayatılan münhasırlık hükümlerinin de bir yandan rekabet üzerinde olumlu etki yarattığını ancak halihazırda yoğunlaşmanın mevcut olduğu pazarların daha da yoğunlaşmasına neden olabileceği belirtilmiştir. Rekabet Kurumu Nihai Rapor’da, platform münhasırlık esaslarının ikincil mevzuat ile düzenlenmesi gerektiğinin de altını çizmiştir.

Çoklu erişimin sınırlandırılması noktasında ise, platformların genellikle çoklu erişimi engellemediği ancak başka platforma geçişi mali ve teknik açılardan zorlaştırdığı görülmektedir. Bu yöntemin de tüketicilerin ve/veya üçüncü taraf satıcıların platformdaki verilerini alternatif platformlara taşınmasını zorlaştırdığı ve engellediği tespit edilmiştir.

1.2. Platform İçi Rekabet Endişeleri

Nihai Rapor’un platform içi rekabet ile ilgili temel endişesi ayrımcılık ekseninde “kendini kayırma” olarak ortaya çıkmaktadır. Buna göre hibrit pazaryerlerinde platformun, üçüncü taraf satıcıların ürünlerinden ziyade kendi ürünlerini öne çıkarması, liste ve algoritmalarda haksız avantaj sağlaması veya kendi hizmetlerini (lojistik, kargo, ödeme yöntemleri vb.) kullanan üçüncü taraf satıcıların ürünlerinin, diğer satıcılara oranla daha avantajlı koşullar sağlanması gibi uygulamalar söz konusu olabilmektedir.

Yukarıda sayılan davranışların platformun teşvik ve zorlaması ile meydana gelmesi halinde platform içindeki rekabete zarar vereceği öngörülmektedir. Buna karşılık olarak Nihai Rapor’da, yüksek puanlı veya daha çok tercih edilen satıcıların, platformun herhangi bir müdahalesi olmaksızın görünürlüğünün artmasında rekabeti zedeleyen bir yön olmadığına kanaat getirilmiştir.

Platform içi rekabet endişelerinden bir başkası ise haksız ticari uygulamalardır. Haksız ticari uygulamalar; (i) aşırı fiyatlama ve (ii) haksız sözleşme koşulları olmak üzere iki ana başlıktan meydana gelmektedir. Buna göre asimetrik pazar gücünü elinde bulunduran platformların, üçüncü taraf satıcılara karşı ticari koşulları tek taraflı belirleme ve bunları dikte etme riski olduğu belirtilmektedir. Bu tür haksız ticari uygulamalara maruz kalan satıcıların ise ticari risk ile karşı karşıya kalabileceği ifade edilmektedir.

1.3. Tüketicilere Yönelik Rekabet Endişeleri

Nihai Rapor uyarınca, e-pazaryeri tüketicilerine yönelik olarak (i) fiyat, (ii) tüketici bağımlılığı ve sadakat uygulamaları, (iii) veri ve (iv) inovasyon temelli rekabet endişeleri mevcuttur. Bu doğrultuda tüketici verilerinin aşırı toplanması ve gizlilik ihlalleri, bilgi asimetrisi ve üçüncü taraf satıcılara uygulanan haksız ticaret koşulları, e-ticaret platformlarının sömürücü uygulamalarına ilişkin endişeler arasında yer almaktadır.

2. Rekabet Sorunlarına Yönelik Nihai Politika Önerileri

Yukarıda açıklanan rekabet sorunlarına istinaden Nihai Rapor’da üç çözüm önerisi sunulmuştur:

  1. Pazarda tüketicilere erişimde önemli pazar gücüne sahip olan pazaryer(ler)inin ve bu teşebbüslerin uymakla ve/veya kaçınmakla yükümlü oldukları davranışların öncül (ex-ante) olarak belirleneceği bir yasal düzenlemenin hayata geçirilmesi,
  2. Pazarın geneline hâkim asimetrik pazarlık gücüne yönelik olarak “objektiflik”, “şeffaflık”, “açıklık” ve “öngörülebilirlik” temelinde bir “Platform Davranış Kodu”nun hayata geçirilmesi,
  3. Ön Rapor’daki bulgular dikkate alınarak ikincil mevzuatın gözden geçirilerek güçlendirilmesi.

Bu kapsamda Ön Rapor’da yer alan ve Nihai Rapor’da öne çıkan rekabet sorunları ile tüketicilere ve pazarın geleceğine dair endişelere yönelik çözüm önerileri gözden geçirilmiş olup yapılan değerlendirmeler ile oluşturulan nihai politika önerileri aşağıdaki gibidir:

1. Geçit Bekçisi Niteliğindeki Teşebbüslere Mevzuat Çalışması

Nihai Rapor uyarınca birtakım teşebbüsler geçit bekçisi olarak atanacak ve bunlara ek yükümlülükler getirilecektir. Bu doğrultuda geçit bekçisi teşebbüsler temel olarak:

  • Satıcılarına sözleşmesel veya fiili geniş EKM koşulu getirmemelidir.
  • Satıcılarının pazaryeri ile yaşadığı sorunlara yönelik olarak ilgili kamu otoriteleri ile iletişime geçmesini engelleyecek veya kısıtlayacak davranışlarda bulunmamalıdır.
  • Satıcıların faaliyetleri dolayısıyla edindiği kamuya açık olmayan veriyi bu satıcıların ürünleriyle rekabet halindeki kendi ürünlerinde kullanmaktan sakınmalıdır.
  • Platformundaki sıralamalarda kendi veya grubuna ait firmaların ürününe avantaj sağlamamalıdır.
  • Satıcılarına, platformdaki satışlarının karlılığını takip edebilmeleri bakımından performans araçlarına ücretsiz, etkin, kaliteli ve gerçek zamanlı erişim sağlamalıdır.
  • Satıcılarının veya tüketicilerin pazaryerine sağladıkları verileri başka platformlara taşınması önünde teknik veya davranışsal engel yaratmamalıdır.
  • Satıcılarına veya satıcılarca yetkilendirilmiş üçüncü taraflara, satıcının pazaryerine sağladığı verilere ve bu veriden üretilen verilere ücretsiz, etkin, kaliteli ve gerçek zamanlı erişim sağlamalıdır.
  • Gerçekleştirdiği tüm devralmaları, 2010/4 sayılı Rekabet Kurulundan İzin Alınması Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ’de yer verilen bildirim eşiklerinden bağımsız olarak Rekabet Kuruluna bildirmelidir.

Ayrıca geçit bekçisi niteliğindeki teşebbüslerin EKM şartı ve münhasırlık uygulamalarına başvurmasını önleyici yükümlülükler getirilmesi de hedeflenmektedir.

Dijital pazarlarda önemli pazar gücüne sahip teşebbüsler tarafından gerçekleştirilen işlemler ile yeni kurulan veya gelişmekte olan girişimlerin devralınması şeklindeki işlemlerin de büyük ölçüde Rekabet Kurumu denetimine tabi olması ve bahsi geçen teşebbüslere yönelik öldürücü devralmaların önüne geçilmesi hedeflenmektedir.

2. Platform Davranış Kodu Düzenlemesi

Yukarıda açıklandığı üzere, e-pazaryerleri nezdinde platformlar arası ve platform içinde satıcıların haksız ticari koşullara maruz kalacağı endişesi mevcuttur. Nihai Rapor’da, bu durumun önüne geçilebilmesi ve etkin rekabetin sağlanabilmesi için “Platform Davranış Kodu” belirlenmesi önerilmektedir.

Nihai Rapor, Platform Davranış Kodu önerisinin hâkim durumda olan e-pazaryeri platformlarından ziyade daha geniş kapsamlı olarak uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır. Nitekim haksız ticari koşulların yalnızca hâkim durumdan değil, kimi zaman satıcıların sadakatinden de kaynaklanabileceğinin altı çizilmektedir. 4054 sayılı Kanun’un “hâkim durumda olma” eşiği dikkate alındığında Platform Davranış Kodu önerisinin ilgili Bakanlıklarca hayata geçirilmesinin uygun olduğu değerlendirilmiş ve ayrıca, Ticaret Bakanlığı’nın bu hususa ilişkin mevzuat çalışması yürüttüğü de belirtilmiştir.

Platform Davranış Kodunun aşağıda genel itibarla sunulan hükümleri içermesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir:

  • Sözleşme koşulları açık ve anlaşılır bir dilde yazılı ve satıcılar bakımından her aşamada kolayca erişebilir olmalıdır.
  • Satıcının hesabının hangi durumlarda askıya alınacağı veya ne tür kısıtlamaların ne zaman, hangi koşullar altında ve nasıl uygulanacağı hususları gerekçeleriyle birlikte sözleşme hüküm ve koşullarında açıklanmalıdır.
  • Sözleşme koşullarında yapılması planlanan değişikliklere ilişkin olarak, satıcılar makul süre öncesinde bilgilendirilmeli ve satıcının ilgili değişiklik nedeniyle sözleşmeyi haklı sebeple sonlandırma hakkı bulunmalıdır.
  • Sözleşme koşulları geriye dönük şekilde değiştirilmemelidir.
  • Satıcıyla ilişkilerin dondurulması veya sonlandırılması durumunda bilgilendirme, 30 gün öncesinde ve gerekçeleriyle birlikte yapılmalıdır.
  • Pazaryerinin listeleme/sıralamada dikkate aldığı kriterler ve bu kriterlerin önemi, satıcılara, sözleşme ve koşullar dâhilinde açıklanmalıdır.
  • Pazaryerinin, kargo gibi yan hizmetleri sunmasına ilişkin koşul ve şartlar, sözleşme hüküm ve koşullarında açıkça yer almalıdır.
  • Pazaryerinin satıcılardan talep ettiği bedel ve ücretlere ilişkin genel ücret tarifesi şeffaf bir şekilde satıcıların erişimine açık olmalıdır. Bu ücretlerin, satıcılar bakımından hangi durum ve şartlarda farklılaşacağı hususu da ilgili sözleşme hüküm ve koşullarında açıklanmalıdır.
  • Pazaryerleri, tüketici ve satıcıların pazaryerine sağladıkları verilere erişimlerini sağlamalıdır.
  • Pazaryerleri, satıcı şikâyetlerine yönelik olarak satıcıların kolayca ulaşabileceği, ücretsiz ve makul sürede çözüm sunan bir dâhili bir birim kurmalıdır.

3. İkincil Mevzuatın Güçlendirilmesi

E-pazaryeri platformlarının da dahil olduğu dijital piyasalardaki hızlı yoğunlaşma eğilimi, yerleşik teşebbüslere, diğer fiili veya potansiyel rakiplerce yakalanması zor bir pazar gücü ve konumu vermektedir. Buna bağlı olarak bu piyasalar bakımından rekabet hukuku kurallarının, genel olarak, daha muhafazakâr ve sert şekilde uygulanması ihtiyacı doğmaktadır.

Rekabet Kurumu, bu ihtiyaca binaen, rekabet hukuku kurallarının nasıl uygulanacağını düzenleyen ikincil mevzuatın platform ekonomisi bakımından gözlemlenen belirsizlikleri ortadan kaldıracak şekilde güçlendirilmesi gerektiği görüşündedir.

Nihai Rapor uyarınca (i) aşırı veri toplanması ve gizlilik konuları, (ii) tüketicilerin bilgi asimetrisi nedeniyle savunmasız hale gelmesi ve doğru bilgiye dayalı tercihte bulunmasının sınırlanması ve (iii) haksız sözleşme şartları/haksız ticari uygulamalar platform ekonomilerinde sömürücü niteliğiyle daha sık gündeme gelmektedir. Bu konuların 4054 sayılı Kanun’un 6. maddesi kapsamındaki değerlendirmelere nasıl yansıyacağına ilişkin olarak hazırlanacak ikincil mevzuat düzenlemesinin rekabet hukuku uygulamasına katkı sunacağı vurgulanmıştır.

Sonuç

E-pazaryerleri platformları pazarında ortaya çıkabilecek rekabet sorunları ve bu sorunlara hangi politika araçları ile müdahale edileceğine ilişkin nihai politika önerileri aşağıdaki tabloda sunulmaktadır:

Türk Mevzuatı Kapsamında Kişisel Verilerin Korunması Rehberi

1. Kişisel Verileri Koruma Mevzuatı

  • 7 Nisan 2016 tarih ve 29677 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (“Kanun”).
  • Yönetmelikler, Tebliğler, Kurul Kararları, İlke Kararları, Rehberler

2. Kişisel Verilerin Korunması Kurumu

Türk veri koruma rejimi, Ankara’da yer alan Kişisel Verileri Koruma Kurumu (“Kurum”) tarafından yürütülür. Kamu tüzel kişiliğine sahip olan ve idarî ve malî özerkliğe sahip olan Kurum, Kanunla kendisine verilen görevleri yerine getirmek üzere kurulmuştur. Kurum, Cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen Bakana bağlıdır. Kurum, Kurul ve Başkanlık organlarından oluşur karar organı ise Kuruldur.

3. Veri Sorumlusu Kimdir?

Veri sorumlusu, kişisel verilerin işlenme amaçlarını ve vasıtalarını belirleyen, veri kayıt sisteminin kurulmasından ve yönetilmesinden sorumlu olan gerçek veya tüzel kişidir.

4. Veri Sahibi Kimdir?

Gerçek kişilerin verileri Kanun kapsamında korunmaktadır. Bu nedenle Kanunda “veri sahibi” terimi, kişisel verileri işlenen gerçek kişiyi ifade etmek için kullanılmaktadır.

5. Kişisel Veri Nedir?

Kişisel veri, Kanun’un 3. maddesi uyarınca kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiyi ifade eder.

6. Özel Nitelikli Kişisel Veri Nedir?

Kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri özel nitelikli kişisel veridir.

7. Veri Sorumlusunun Yükümlülükleri Nelerdir?

  • Aydınlatma Yükümlülüğü

Kanun, kişisel verileri işlenen ilgili kişilere bu verilerinin kim tarafından, hangi amaçlarla ve hukuki sebeplerle işlenebileceği, kimlere hangi amaçlarla aktarılabileceği hususunda bilgi edinme hakkı tanımakta ve bu hususları, veri sorumlusunun aydınlatma yükümlülüğü kapsamında ele almaktadır. Buna göre veri sorumlusu, Kanunun 10. maddesi çerçevesinde kişisel verilerin elde edilmesi sırasında bizzat veya yetkilendirdiği kişi aracılığıyla aşağıdaki bilgileri ilgili kişiye sağlamakla yükümlüdür:

  1. Veri sorumlusunun ve varsa temsilcisinin kimliği,
  2. Kişisel verilerin hangi amaçla işleneceği,
  3. Kişisel verilerin kimlere ve hangi amaçla aktarılabileceği,
  4. Kişisel veri toplamanın yöntemi ve hukuki sebebi,
  5. 11. maddede sayılan diğer hakları.

Veri işleme faaliyetinin ilgili kişinin açık rızasına bağlı olduğu veya faaliyetin Kanundaki diğer bir şart kapsamında yürütüldüğü durumlarda da veri sorumlusunun ilgili kişiyi bilgilendirme yükümlülüğü devam etmektedir. Bir başka deyişle, ilgili kişi, kişisel verisinin işlendiği her durumda aydınlatılmalıdır.

Veri sorumlusu veya yetkilendirdiği kişi tarafından sözlü veya yazılı beyan, ses kaydı, çağrı merkezi gibi fiziksel veya elektronik ortamlar kullanılarak bilgilendirme yükümlülüğünün yerine getirilmesi sırasında aşağıdaki usul ve esaslara uyulması zorunludur:

• Veri işlemenin ilgili kişinin açık rızasına bağlı kalınması veya başka bir koşulda işlenmesi halinde bilgilendirme yükümlülüğü yerine getirilir.

• Kişisel veri işleme amacının değişmesi halinde, veri işlemeye başlamadan önce yeni amaçla bilgilendirme yükümlülüğü yerine getirilecektir.

• Bilgilendirme yükümlülüğünün yerine getirilmesi ilgili kişinin talebine bağlı değildir.

  • Veri Güvenliğine İlişkin Yükümlülükler

Kişisel Veri Güvenliği Rehberi, uygulamada açıklık sağlamak ve veri sorumlusunun kişisel verilerin işlenmesi sırasında sorumlu olduğu teknik ve organizasyonel tedbirlere ilişkin iyi uygulama örnekleri oluşturmak amacıyla Kurum tarafından hazırlanmıştır.

Kanunun veri güvenliğine ilişkin 12. maddesine göre veri sorumlusu;

  1. Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesini önlemek,
  2. Kişisel verilere hukuka aykırı olarak erişilmesini önlemek,
  3. Kişisel verilerin muhafazasını sağlamak ile yükümlüdür.
  • Veri Sorumluları Siciline Kayıt Yükümlülüğü

Kanun’un 16. maddesi uyarınca, kişisel verileri işleyen gerçek veya tüzel kişiler, veri işlemeye başlamadan önce Veri Sorumluları Sicili’ne kayıt olurlar. Veri Sorumluları Siciline ilişkin usul ve esaslar Veri Sorumluları Sicili Hakkında Yönetmelik ile belirlenmiştir.

Veri Sorumluları Sicil Bilgi Sistemi (VERBİS): Veri sorumlularının sicile kayıt ve sicil ile ilgili diğer işlemler için kullanacakları, Kurumun gözetiminde Başkanlık tarafından kurulan ve yönetilen internet ortamında erişilebilen bir bilgi sistemidir. Sistemin amacı, veri sorumlularının kim olduğunu açıklamak ve kişisel verilerin korunması hakkının daha etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamaktır.

  • İlgili Kişiler Tarafından Yapılan Başvuruların Cevaplanması Yükümlülüğü

Kanun’un 13. maddesi uyarınca Veri Sahibi, bu Kanunun uygulanmasına ilişkin taleplerini yazılı olarak veya Kurum’un belirleyeceği diğer yollarla veri sorumlusuna iletir. Veri sorumlusu, talepteki talepleri, talebin niteliğini dikkate alarak en kısa sürede ve en geç otuz gün içinde ücretsiz olarak sonuçlandıracaktır. Ancak, işlemin ayrıca bir maliyeti gerektirmesi halinde, Kurum tarafından belirlenen tarifedeki ücretler talepte bulunanlardan alınabilir.

  • Kurum Kararlarının Yerine Getirilmesi Yükümlülüğü

Kanunun 15 inci maddesi uyarınca Kurum, şikâyet üzerine veya resen yapılan inceleme sonucunda, ihlalin varlığının anlaşılması hâlinde, tespit edilen ihlallerin ilgili veri sorumlusu tarafından giderilmesine karar verilir. İlgili veri sorumlusu bu kararı ilgili taraflara bildirmek zorundadır. Ayrıca bu kararı, tebliğden itibaren gecikmeksizin ve en geç otuz gün içinde uygulama yükümlülüğü vardır.

Kişisel Verilerin İşlenmesi

8. Kişisel Verilerin İşlenmesinde Temel İlkeler Nelerdir?

Kanun’un 4. maddesi uyarınca kişisel veriler ancak Kanunda veya diğer kanunlarda belirlenen usul ve esaslara uygun olarak işlenebilir. Kanunda kişisel verilerin işlenmesinde sayılan genel ilkeler şunlardır:

  1. Hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olma,
  2. Doğru ve gerektiğinde güncel olma,
  3. Belirli, açık ve meşru amaçlar için işlenme,
  4. İşlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma,
  5. İlgili mevzuatta öngörülen veya işlendikleri amaç için gerekli olan süre kadar muhafaza edilme,
  6. Kişisel verilerin işlenmesine ilişkin ilkeler, tüm kişisel veri işleme faaliyetlerinin özünde bulunmalı ve tüm kişisel veri işleme faaliyetleri bu ilkelere uygun olarak gerçekleştirilmelidir.

9. Kişisel Verilerin İşlenme Şartları Nelerdir?

Kişisel veri, kimliği belirli ya da belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgidir.

Kişisel verilerin işlenmesi Kanunun 5. maddesinde sayılan hallerden en az birinin bulunması durumunda mümkündür. Buna göre;

  1. İlgili kişinin açık rızasının varlığı,
  2. Kanunlarda açıkça öngörülmesi,
  3. Fiili imkânsızlık nedeniyle rızasını açıklayamayacak durumda bulunan veya rızasına hukuki geçerlilik tanınmayan kişinin kendisinin ya da bir başkasının hayatı veya beden bütünlüğünün korunması için zorunlu olması,
  4. Bir sözleşmenin kurulması veya ifasıyla doğudan doğruya ilgili olması kaydıyla sözleşmenin taraflarına ait kişisel verilerin işlenmesinin gerekli olması,
  5. Veri sorumlusunun hukuki yükümlülüğünü yerine getirebilmesi için zorunlu olması,
  6. İlgili kişinin kendisi tarafından alenileştirilmiş olması,
  7. Bir hakkın tesisi, kullanılması veya korunması için veri işlemenin zorunlu olması,
  8. İlgili kişinin temek hak ve özgürlüklerine zarar vermemek kaydıyla, veri sorumlusunun meşru menfaatleri için veri işlenmesinin zorunlu olması

hallerinden birinin varlığı durumunda ilgili kişinin kişisel verilerinin işlenmesi mümkün bulunmaktadır.

Kişisel verilerin işlenme şartları, yani hukuka uygunluk halleri, Kanunda sınırlı sayıda sayılmış olup, bu şartlar genişletilemez.

10. Özel Nitelikli Kişisel Verilerin İşlenme Şartları Nelerdir?

Kanuna göre, özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi, ilgili kişinin açık rızası dışında aşağıdaki hallerde mümkündür:

  • Sağlık ve cinsel hayat dışındaki özel nitelikli kişisel veriler, ancak kanunlarda öngörülen hallerde,
  • Sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel veriler, ancak kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla, sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından işlenebilir.

Ayrıca Kanunda ile özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi bakımından, Kurul tarafından belirlenen yeterli önlemlerin alınması şartı getirilmiştir.

Kişisel Verilerin Silinmesi, Yok Edilmesi veya Anonim Hale Getirilmesi

11. Kişisel Verilerin Silinmesi, Yok Edilmesi veya Anonim Hale Getirilmesinin Genel Prensipleri Nelerdir?

Kanun’un 7. maddesi uyarınca, kişisel veriler, bu Kanun ve ilgili diğer mevzuat hükümlerine uygun olarak işlenmesine rağmen, veri sorumlusu tarafından resen veya ilgilinin talebi üzerine, Kanunun 5. ve 6. maddelerinde belirtilen tüm işleme koşullarının ortadan kalkması halinde silinir, yok edilir veya anonim hâle getirilir.

Kurum, tamamen veya kısmen otomatik veya otomatik olmayan yollarla işlenen kişisel verilerin bir veri dosyalama kapsamında olmak kaydıyla silinmesine, yok edilmesine ve anonim hale getirilmesine ilişkin usul ve esasları belirlemek üzere Kişisel Verilerin Silinmesi, Yok Edilmesi veya Anonim Hale Getirilmesi Hakkında Yönetmelik yayımlamıştır.

12. Kişisel Verilerin Aktarılması

  1. Yurt İçinde Aktarım

Kişisel verilerin Türkiye’de hukuka uygun olarak işlenmesi, verilerin doğrudan üçüncü kişilere aktarılabileceği anlamına gelmemektedir. Kişisel verilerin aktarımında da Kanun’un 5. ve 6. maddelerinde belirtilen şartlar aranmaktadır.

Yurt içinde veri aktarımının hukuka uygun şekilde gerçekleşmesi için veri sahibinin açık rızasının alınması şarttır. Buna ek olarak, Kanun’un 8. maddesi uyarınca, kişisel verilerin Türkiye’de aktarımı aşağıda belirtilen koşullardan birinin varlığı halinde ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın yapılabilir:

Fiili imkânsızlık nedeniyle rızasını açıklayamayacak durumda bulunan veya rızasına hukuki geçerlilik tanınmayan kişinin kendisinin ya da bir başkasının hayatı veya beden bütünlüğünün korunması için zorunlu olması; ve

Sağlık ve cinsel hayat dışındaki kişisel veriler, kanunlarda öngörülen hâllerde ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir. Sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel veriler ise ancak kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla, sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından ilgilinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir.

2. Yurt Dışına Aktarım

Kanun’un 9. maddesinde düzenlenen koşullar çerçevesinde, sınır ötesi transfer gerçekleştirilebilir. Genel kural olarak, kişisel veriler, ilgili kişinin açık rızası olmaksızın yurt dışına aktarılamaz. Bunun istisnaları yine kanunun aynı maddesinde hüküm altına alınmıştır. Şöyle ki;

Kanun’un 5/2 ve 6/3. maddelerinde belirtilen koşullardan birinin varlığı halinde veri sahibinin (a) yeterli koruma sağlanması halinde veya (b) Türkiye’deki ve ilgili yabancı ülkedeki veri sorumluları tarafından yazılı olarak yeterli koruma taahhüdünün bulunması ve Kurumdan izin alınmış olması halinde açık rıza olmaksızın yurt dışına aktarılabilir.

Kanun uyarınca Kurum, yeterli korumaya sahip ülkeleri belirler ve duyurur fakat henüz Kurum tarafından buna ilişkin bir liste yayımlanmamıştır.

Kurum, yabancı ülkede yeterli korumanın bulunup bulunmadığına ve (b) bendinde belirtilen aktarıma izin verilip verilmediğine aşağıdaki hususları değerlendirerek ve gerektiğinde ilgili kurum ve kuruluşların görüşlerini alarak karar verir:

  1. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler,
  2. Talepte bulunan ülke ile Türkiye arasındaki veri aktarımına ilişkin karşılıklılık durumu,
  3. Her somut, münferit veri aktarımı durumuna ilişkin verilerin niteliği, işlenme amacı ve süresi,
  4. İlgili mevzuat ve kişisel verilerin aktarılacağı ülkedeki uygulaması,
  5. Kişisel verilerin aktarılacağı ülkede veri sorumlusu tarafından taahhüt edilen tedbirler,

Uluslararası sözleşme hükümleri saklı kalmak kaydıyla, Türkiye’nin veya ilgili kişinin menfaatinin ciddi şekilde zedeleneceği hallerde, kişisel veriler ancak ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının görüşleri alınarak Kurum tarafından verilecek yetki ile yurt dışına aktarılabilir.

Veri sorumluları arasında veya veri sorumlusu ile veri işleyen arasında yapılacak her türlü veri aktarımında Kanun’un 9. maddesine uyulması zorunludur.

13. İlgili Kişinin Hakları Nelerdir?

  1. Başvuru Hakkı

Veri sahipleri, Kanun’un 11. maddesinde belirtilen hakları kapsamında veri sorumlularına yazılı olarak veya kayıtlı elektronik posta (KEP) adresi, güvenli elektronik imza, mobil imza veya e-posta adresi aracılığıyla talepte bulunacaklardır.

Veri sorumlusu, ilgili kişinin Tebliğ kapsamında yapacağı taleplerin etkin, hukuka ve hakkaniyet normlarına uygun olarak sonuçlandırılması için gerekli organizasyonel ve teknik tedbirleri almakla yükümlüdür.

Veri sorumlusu talebi kabul eder veya gerekçesini açıklayarak reddeder. Daha sonra, yanıtını veri sahibine yazılı olarak veya elektronik yollarla iletir.

Veri sorumlularının, başvuruda yer alan talepleri, talebin niteliğini dikkate alarak en kısa sürede ve en geç otuz gün içinde ücretsiz olarak sonuçlandırması gerekmektedir. Ancak, işlemin ek maliyet gerektirmesi halinde Tebliğ’in 7’nci maddesinde belirtilen tarifede talepte bulunan kişiden ücret alınabilir. Başvurunun veri sorumlusunun hatasından kaynaklanması hâlinde alınan ücret ilgiliye iade edilir.

2. Şikâyet Hakkı

Kanun’un 13. maddesi uyarınca talebin reddedilmesi, veri sorumlusunun cevabının yetersiz bulunması veya 30 gün içinde talebe cevap verilmemesi halinde ilgili kişi, veri sorumlusunun cevabını öğrendiği tarihten itibaren otuz gün içinde Kuruma şikâyette bulunabilir. Şikâyet tarihinden itibaren altmış gün içinde cevap verilmezse talep zımnen reddedilmiş sayılır.

Kanun’un 13 üncü maddesi uyarınca veri sorumlusuna başvuru yolu tüketilmeden şikâyette bulunulamaz.

1/11/1984 tarihli ve 3071 sayılı Dilekçe Hakkının Kullanımına Dair Kanunun 6 ncı maddesinde belirtilen şartları taşımayan şikayetler incelemeye alınmaz.

Talebin zorunlu ve şikâyetin isteğe bağlı olması nedeniyle, talebi zımnen veya açık olarak reddedilen ilgili kişi, hem Kuruma şikâyette bulunabilir hem de doğrudan adli veya idari yargıya başvurabilir. Kişilik hakları ihlal edilenlerin genel hükümlere göre tazminat hakları saklıdır.

Kanunun 15 inci maddesi, Kurum tarafından yapılacak incelemenin usul ve esaslarını belirler.

Şikâyet üzerine Kurum talebi inceler ve ilgili kişilere cevap verir. Şikâyet tarihinden itibaren altmış gün içinde talebe cevap verilmemesi halinde talep reddedilmiş sayılır.

Şikâyet üzerine yapılan inceleme sonucunda, ihlal olduğunun anlaşılması hâlinde Kurum, tespit edilen ihlallerin ilgili veri sorumlusu tarafından giderilmesine karar verir ve bu kararı ilgililere bildirir. Bu karar, tebliğden itibaren gecikmeksizin ve en geç otuz gün içinde uygulanır.

İlgili kişi, Kurum tarafından kendisi hakkında verilen kararlara karşı idare mahkemelerinde dava açma hakkına sahiptir.

Bu bilgiler, konuyla ilgili genel bir kılavuz sağlamayı amaçlamaktadır. Özel koşullarınız hakkında uzman tavsiyesi için bizlerle iletişime geçebilirsiniz.

Faruk AKTAY

Tutku Ecem REHBER

Türkiye’de Birleşme Devralma Kontrol Rejimi- 2022

A. Mevzuat ve Yetki

1- Birleşme/devralma mevzuatı nedir?

Birleşme/devralma kontrolüne ilişkin Türk mevzuat çerçevesi aşağıdaki gibidir:

  • 4054 Sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun (“Kanun”);
  • 2010/4 Sayılı Rekabet Kurulundan İzin Alınması Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ (“2010/4 Sayılı Tebliğ”)
  • 4054 Sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunun 16. Maddesinin Birinci Fıkrasında Öngörülen İdari Para Cezası Alt Sınırının 31/12/2022 Tarihine Kadar Geçerli Olmak Üzere Artırılmasına İlişkin Tebliğ (“2022/1 Sayılı Tebliğ”)
  • Birleşme veya Devralma Sayılan Haller ve Kontrol Kavramı Hakkında Kılavuz (“Kılavuz”)
  • 2010/4 Sayılı Rekabet Kurulundan İzin Alınması Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ’de Değişiklik Yapılması Hakkında Tebliğ (“2022/2 Sayılı Tebliğ”)
  • Birleşme/Devralma İşlemlerinde Rekabet Kurumunca Kabul Edilebilir Çözümlere İlişkin Kılavuz (“Çözümlere İlişkin Kılavuz”).
  • Birleşme ve Devralmalarda İlgili Teşebbüs, Ciro ve Yan Sınırlamalar Hakkında Kılavuz (“Yan Kısıtlamalara İlişkin Kılavuz”)
  • 2010/3 Sayılı Dosyaya Giriş Hakkının Düzenlenmesine ve Ticari Sırların Korunmasına İlişkin Tebliğ (“2010/3 Sayılı Tebliğ”)

2- İlgili makam kimdir?

Türk birleşme/devralma kontrol rejimi, Ankara’da Rekabet Kurumu (“Kurum”) tarafından yürütülmektedir.

3- Yakın zamanda maddi hukukta bir değişiklik oldu mu?

2022/1 Sayılı Tebliğ uyarınca Kanun’un 16(1) maddesinde belirtilen idari para cezası alt sınırı 1/1/2022-31/12/2022 tarihleri arasında geçerli olmak üzere 47.409 TL olarak belirlenmiştir.

Ayrıca, yakın zamanda enflasyonist baskılar ve döviz kurundaki dalgalanmalar nedeniyle 2010/4 Sayılı Tebliğ’de değişiklik yapılmıştır. Bu doğrultuda 4 Mart 2022 tarih ve 31768 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan ve 4 Mayıs 2022 tarihinde yürürlüğe girecek olan 2022/2 Sayılı Tebliğ ile 2010/4 Sayılı Tebliğ’in aşağıdaki hükümlerinde değişiklik yapılmıştır.

– Kurum, yalnızca büyük ölçekli devralmaları, birleşmeleri ve ortak girişimleri incelemeyi amaçlamasına rağmen, birleşme/devralma başvuruları için ciro eşiklerini en son 2012’de güncellemiştir. Son aylarda Türk lirasındaki değer kaybı nedeniyle nispeten düşük seyreden bu ciro eşikleri, 2021 yılına gelindiğinde 2022/2 Sayılı Tebliğ uyarınca artırılmıştır (değişen ciro eşikleri için bkz. aşağıda 7).

– 2022/2 Sayılı Tebliğ, teknoloji işletmeleri için yeni bir birleşme/devralma kontrol rejimi getirmiştir. 2022/2 Sayılı Tebliğ uyarınca teknoloji işletmeleri; (i) dijital platformlar, (ii) yazılım ve oyun yazılımları, (iii) finansal teknolojiler, (iv) biyoteknoloji, (v) farmakoloji, (vi) tarım kimyasalları ve (vii) sağlık teknolojileri olarak tanımlanmıştır. 2022/2 Sayılı Tebliğ’in 2. maddesinin ikinci fıkrasına göre Türkiye coğrafi pazarında faaliyet gösteren, Ar-Ge yapan veya Türkiye’deki kullanıcılara hizmet sunan teknoloji işletmelerinin devralınmasında 250 milyon TL barajı uygulanmayacaktır. Teknoloji işletmelerinin yerel ciro eşiklerinden muaf tutulması sonucunda, bu işletmeler Türkiye’de neredeyse kategorik olarak bildirilebilir hale gelmiştir.

– Kurum, finansal kuruluşların ciro hesaplamasını da diğer kamu kurumu ve bağımsız idari otoritelerin ilgili mevzuatta yaptığı değişiklikler ile uyumlu hale getirmiştir. Buna göre, 2022/2 Sayılı Tebliğ uyarınca, “katılım bankaları” terimi, bankaların tüm yasal şekillerini kapsayan genel “bankalar terimi ile değiştirilmiştir.

– 2010/4 Sayılı Tebliğ’in 10(2) maddesi değiştirilmiş olup değişikliğe göre, Kurum’a yapılacak birleşme/devralma bildirimleri için seçimlik “e-devlet” platformu eklenmiştir.

– İkincil mevzuatın Kanun ile uyumlu hale getirilmesi amacıyla 2010/4 Sayılı Tebliğ’in 13. maddesi değiştirilmiş ve “tek başına ya da birlikte hâkim durum yaratmaya yönelik” ibaresi “başta hâkim durum yaratılması” şeklinde değiştirilmiştir.

– 2010/4 Sayılı Tebliğ eki olan bildirim formu da değiştirilmiştir. Bu değişiklik ile Kurum, istenen bilgilerin detaylandırılmasını ve bildirimlerin Kurum’a eksiksiz olarak iletilmesini sağlamayı amaçlamaktadır.

B. Bildirime Tabi İşlemler

4- Hangi tür işlemler bildirim yükümlülüğü doğurmaktadır?

Türk birleşme/devralma kontrol rejimi, birleşme öncesi bildirim ve onay sistemini tercih etmektedir. Bu sistemde, belirli kriterleri sağlayan bir işlemin kapanıştan önce Kurum’a bildirilmesi gerekmekte olup kriterlerin altında kalan işlemler de minimis olarak değerlendirilerek birleşme başvurusuna konu edilmemektedir.

Kanun’un 7. maddesi, Türkiye’nin bir kısmında veya tamamında bir mal veya hizmet piyasasında etkin rekabeti önemli ölçüde azaltan birleşme veya devralmaları yasaklamaktadır. Madde, Kurum’a hangi tür birleşme ve devralmaların Kurum’un onayını alması gerektiğini düzenleme yetkisi vermektedir. Kurum, bu tür işlemleri 2010/4 Sayılı Tebliğ’de tanımlamaktadır.

2010/4 Sayılı Tebliğ’in 5(1) ve 5(3) maddelerinde birleşme veya devralma sayılan haller tanımlanmıştır. Buna göre, kontrolde (tek veya müşterek kontrol) kalıcı bir değişiklik yaratması koşuluyla, aşağıdaki işlemler birleşme ve devralma olarak kabul edilecektir:

i. İki veya daha fazla teşebbüsün birleşmesi,

ii. Bir veya birden fazla teşebbüsün tamamı veya bir kısmı üzerinde, bir veya birden fazla teşebbüs veya hâlihazırda en az bir teşebbüsü kontrol eden bir ya da daha fazla kişi tarafından;

– hisse veya mal varlıklarının satın alınması,

– sözleşme veya

– başka yollarla

doğrudan veya dolaylı kontrolün ele geçirilmesi,

iii. Bağımsız bir iktisadi varlığın tüm işlevlerini kalıcı olarak yerine getirecek bir ortak girişimin oluşturulması.

Kontrolde (tek veya müşterek kontrol) kalıcı bir değişiklik ile sonuçlanan yoğunlaşmalar, geçerli eşikleri aşmaları koşuluyla Kurum’un onayına tabidir.

Avrupa Birliği Birleşme Rejimi kapsamında yoğunlaşma, “önceden bağımsız olan iki veya daha fazla teşebbüsün (veya teşebbüslerin bir kısmının) birleşmesi veya ilgili teşebbüslerin yapısında kalıcı bir değişiklik getiren bir başka teşebbüsün tamamının veya bir kısmının doğrudan veya dolaylı kontrolünün devralınması.” olarak tanımlanmaktadır. Kurum tarafından birleşme veya devralma olarak tanımlanan haller de bu tanıma uygundur.

Birleşme veya devralma taraflarının Kurum’a bildirimde bulunabilmeleri için Kurum, yukarıda belirtilen tanımların yerine getirilmesini ve geçerli ciro eşiklerinin aşılmasını şart koşmaktadır.

5- Kalıcı kontrol değişikliği nasıl tanımlanır?

Türk birleşme/devralma kontrol rejimi kapsamındaki kontrol tanımı, 139/2004 Sayılı Tüzüğün (“AK Birleşme Tüzüğü”) 3. maddesi kapsamındaki tanıma benzerdir. 2010/4 Sayılı Tebliğ’in 5(2) maddesine göre, bir teşebbüsün kontrolü; ayrı ayrı veya müştereken, bir teşebbüs üzerinde fiilen veya hukuken belirleyici etki uygulama olanağı sağlayan haklar, sözleşmeler veya diğer araçlar yoluyla elde edilebilir.

2010/4 Sayılı Tebliğ metni uyarınca bu yetkileri veren araçlar şunlar olabilir:

  • Bir teşebbüsün varlıklarının tamamı veya bir kısmı üzerinde mülkiyet veya işletim hakkı veren araçlar; ve
  • Bir teşebbüsün organlarının yapısı veya kararları üzerinde belirleyici etki sağlayan haklar ve sözleşmeler.

Madde 5(2) ayrıca kontrolün hukuki ve fiili olarak elde edilebileceğini de öngörmektedir. Hak sahiplerine veya bu kişi veya teşebbüslere bir sözleşme uyarınca bu hakları kullanma yetkisi verildiğinde, hukuki kontrol söz konusudur. Bu hak ve yetkilere sahip olmayan aynı kişiler, uygulamada bu hakları kullanma yetkisine sahip ise, fiili kontrol mevcuttur. Bu nedenle, doğrudan hukuki kontrol elde edilmediğinde (örneğin, oy haklarının çoğunluğuna sahip payların devralınması yoluyla), o zaman Kurum, devralanın paylara bağlı veya paydaşlık sözleşmelerinde yer alan özel haklar, yönetim kurulu temsili, varlıkların mülkiyeti ve kullanımı ve ilgili ticari konular aracılığıyla teşebbüs üzerinde fiilen kontrol uygulayıp uygulayamadığını değerlendirecektir. Sonuç olarak, fiili kontrol durumunda, kesin bir paydaşlık veya nihai etki için bir kriter yoktur ve her dava kendi olgularına göre karara bağlanır.

Kanun’un 7. maddesinin sadece kontrolde sürekli/kalıcı bir değişiklikle sonuçlanan işlemleri kapsadığı dikkate alındığında, Kurum yalnızca bu tür işlemlerin piyasa yapısında sürekli bir değişikliğe yol açacağı varsayımıyla, kontrol değişikliğinin kalıcı olmasını şart koşmaktadır. Ancak Kurum, Kılavuz’da belirli bir süre için yapılan anlaşmaların, yenilenebilmeleri halinde sürekli bir kontrol değişikliğine yol açabileceğini de belirtmektedir. Benzer şekilde, sözleşme için öngörülen süre, ilgili teşebbüslerin kontrolünde sürekli bir değişikliğe yol açacak kadar uzunsa, sözleşmenin kesin bir sona erme tarihi olsa bile işlem Kanun’un 7. maddesi kapsamına girebilir.

Dolayısıyla, aşağıda açıklanan geçerli eşikleri aşmaları koşuluyla, yalnızca kalıcı bir hukuki veya fiili kontrol değişikliği ile sonuçlanan yoğunlaşmalar Kurum’un onayına tabidir.

6- Azınlık payının devralınması bildirime tabi midir?

Azınlık paylarının devralınması, kontrol sağlamadıkları sürece bildirime tabi değildir. Ancak, bu tür devralmalara ilişkin olarak paydaşların sözleşmeleri veya ortak girişimlerin ana sözleşmeleri, azınlık paydaşına kontrol verebilecek herhangi bir hüküm bulundurup bulundurmadıkları açısından, dikkatle gözden geçirilmelidir.

Azınlık payları, bu paylara bağlı belirli haklar ile birlikte hukuki olarak tek kontrol sağlayabilir. Ayrıca şirket yönetim kurulu üyelerinin yarısından fazlasını atama yetkisi gibi stratejik kararların belirlenmesini sağlayan özel hakların verildiği imtiyazlı paylar da tek başına kontrol sağlayabilir. Azınlık paydaşlarının, ilgili teşebbüslerin temel kararlarını veya stratejik davranışlarını veto etmelerine izin veren haklara sahip oldukları durumlarda, müşterek bir kontrol söz konusu olabilir.

7- Bildirime tabii birleşme ve devralmalar için geçerli ciro eşikleri nelerdir?

Kurum, yalnızca büyük ölçekli devralmaları, birleşmeleri ve ortak girişimleri incelemeyi amaçlamaktadır. Ciro eşikleri, 2022/2 Sayılı Tebliğ ile değiştirilen 2010/4 Sayılı Tebliğ’de belirlenmiştir. 2022/2 Sayılı Tebliğ’in yürürlüğe girdiği tarihten itibaren:

– Türkiye pazarında işlem taraflarının toplam cirolarının 750 milyon TL’yi ve işlem taraflarından en az ikisinin Türkiye cirolarının ayrı ayrı 250 milyon TL’yi veya

– Devralmalarda devredilen varlık(lar)ın veya devralma konusu faaliyetin, birleşmelerde taraflardan en az birinin Türkiye cirosu 250 milyon TL’yi ve diğer işlem taraflardan en az birinin dünya çapındaki cirosu 3 milyar TL’yi aşan birleşme ve devralmalar bildirime tabii olacaktır.

2010/4 Sayılı Tebliğ’de ayrıca, ciro eşikleri aşılmış olsa dahi Kurum’dan izin alınmadan yapılan işlemlerin hukuken geçerli olamayacağı belirtilmektedir.

Ciroyu hesaplamak için kullanılan hesaplama yöntemi için bkz. 11.

8- Bu ciro eşiklerinin altında kalan işlemlerin soruşturulabileceği durumlar var mıdır?

Kurum, ciro eşiği sisteminin teşebbüsler için yasal belirlilik oluşturduğunu ve bu nedenle ciro eşik sisteminin pazar payı eşik sistemine tercih edildiğini savunmaktadır. Buna göre, bildirim gerekliliklerinin analizinde işlemin taraflarının pazar payları dikkate alınmayacaktır.

2022/2 Sayılı Tebliğ’in 2(2) maddesi uyarınca istisnai olarak, (i) Türkiye coğrafi pazarında faaliyet gösteren, (ii) Ar-Ge yapan veya (iii) Türkiye’deki kullanıcılara hizmet sunan teknoloji teşebbüslerinin devralınmasında 250 milyon TL ciro eşiği uygulanmayacaktır. Bu halde teknoloji teşebbüslerinin devralınması, işlem ciro eşiklerinin altında kalsa bile Kurum nezdinde bildirime tabiidir.

Dolayısıyla, teknoloji teşebbüslerinin devralınması dışında, ciro eşiklerinin altında kalan işlemlerin Kanun’un 7. maddesi kapsamında soruşturulabileceği bir durum bulunmamaktadır.

9- Hangi tür ortak girişimler izin gerektirmektedir?

2010/4 Sayılı Tebliğ’in 5(3) maddesi uyarınca, ortak girişimler de Kurum’un bildirim ve onayına tabi olabilir. Madde 5(3), “bağımsız bir ekonomik varlığın” tüm işlevlerini “kalıcı olarak yerine getirecek” bir ortak girişimin kurulmasının, 2010/4 Sayılı Tebliğ kapsamına giren bir devralma işlemi teşkil edeceğini belirtmektedir. Ortak girişimin cirosu olmadığından, işlemin ilgili tarafları ortak girişimin kendisi değil, ana kuruluşlarıdır.

Kurum, ortak girişim bildirimlerine ilişkin kararlarında iki kriterin yerine getirilmesini göz önünde bulundurmaktadır:

  1. İşlem taraflarınca müştereken kontrol edilen bir teşebbüs var mı? ve
  2. Ortak girişim, tam işlevsel bağımsız/özerk bir ekonomik varlık oluşturuyor mu?

Bu nedenle, bir devralma işlemi olarak kabul edilen “tam işlevsel” bir ortak girişimin oluşturulması, ilgili ciro eşiklerinin aşılması durumunda Kurum tarafından bildirime tabi olacaktır. Bir ana ortaklıktan ortak girişime devredilebilecek herhangi bir varlığa ilişkin gelirler, o ana ortaklığın gelirinin bir parçası olarak kabul edilecektir.

Sonuç olarak, ortak girişim tam işlevsel değilse ve stratejik ittifaklar ve kooperatif ortak girişimleri gibi büyük ölçüde ana ortaklıklarına bağlı olarak yasal yapı tarafından resmileştirilmiş bir ortaklık şeklini alıyorsa, bu tür ortak girişimler bildirimde bulunmayacaktır. Ancak Kurum, bu tür ortak girişimleri Kanun’un 4. maddesi ışığında sonradan gözden geçirebilmektedir. Bu bağlamda, ortak girişim oluşturan ana şirketler, ortak girişimlerinin rekabet hukuku kurallarına uygun olup olmadığını belirlemelidir. Ancak Kurum, ortak girişim sözleşmesini re’sen veya tarafların talebi üzerine inceleyebilmekte ve kısıtlayıcı hükümlerin rekabet hukuku kurallarına uygun olup olmadığını belirleyebilmektedir.

10- Bildirim gerektirmeyen istisnai işlemler var mıdır?

2010/4 Sayılı Tebliğ’in 6. maddesinde Kurum’dan izin alınması gerekmeyen işlemlere ilişkin liste düzenlenmiştir. Buna göre, muaf işlemler şunlardır:

(i) Kontrol değişikliğine yol açmayan grup içi işlemlerle diğer işlemler,

(ii) Olağan faaliyetleri kendileri veya başkaları hesabına menkul kıymetlerle işlem yapmak olan teşebbüslerin yeniden satış amacıyla satın aldıkları menkul kıymetleri, bu menkul kıymetlerden doğan oy haklarının menkul kıymetleri çıkaran teşebbüsün rekabet politikalarını etkileyecek şekilde kullanmamaları kaydıyla geçici olarak ellerinde bulundurmaları,

(iii) Kontrolün; tasfiye, infisah, ödeme güçlüğü, ödemelerin tatil edilmesi, konkordato, özelleştirme yapılması amacıyla veya benzeri bir nedenle ve Kanun gereği bir kamu kurum ve kuruluşu tarafından elde edilmesi,

(iv) 2010/4 Sayılı Tebliğ’in 5. maddesinde belirtilen hallerin miras yoluyla gerçekleşmesi.

11- Ciro eşikleri nasıl hesaplanmaktadır?

2010/4 Sayılı Tebliğ’in 8. maddesi uyarınca, tarafların cirolarının hesaplanmasında aşağıdakilerin ciroları toplamı esas alınacaktır:

  1. İlgili teşebbüsün cirosu;
  2. İlgili teşebbüsün doğrudan ya da dolaylı olarak;
  • Sermayesinin veya ticari varlığının yarıdan fazlasına sahip olan veya
  • Oy haklarının yarıdan fazlasını kullanma yetkisine sahip olan veya
  • Denetim kurulu, yönetim kurulu veya teşebbüsü temsile yetkili organların üyelerinin yarıdan fazlasını atama yetkisine sahip olan veya
  • İşlerini idare etme hakkına sahip olan kişi veya ekonomik birimlerin ciroları;
  • İlgili teşebbüs üzerinde (2)’de sayılan hak ve yetkilere sahip olan kişi veya ekonomik birimlerin ciroları;
  • (3)’de sayılanların, (2)’de sayılan hak ve yetkilere sahip olduğu kişi veya ekonomik birimlerin ciroları;
  • (1-4)’te sayılanların, (2)’de sayılan hak ve yetkilere müştereken sahip olduğu kişi veya ekonomik birimlerin ciroları.

2010/4 Sayılı Tebliğ’in 8(6) maddesine göre ciro, bildirim tarihinden bir önceki mali yıl sonunda veya bunun hesaplanması mümkün olmazsa, bildirim tarihine en yakın mali yıl sonunda oluşan net satışlardan meydana gelir.

Ciro hesabında, madde 8(1)’de sayılan kişilerin veya ekonomik birimlerin birbirlerine yaptıkları satışlardan elde ettikleri ciroları dikkate alınmaz.

Finans kurumlarının yani bankaların, finansal kiralama ve faktoring şirketlerinin, aracı kurumların ve portföy yönetim şirketlerinin, sigorta, reasürans ve emeklilik şirketlerinin cirolarına ilişkin olarak Kurum, 2010/4 Sayılı Tebliğ’in 9. maddesi kapsamında ayrı bir hesaplama yöntemi belirlemiştir.

Döviz cinsinden elde edilen ciro, meydana geldiği yıldaki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ortalama alış kuru üzerinden TL’ye çevrilecektir.

C. Başvuru

12- Birleşme ve devralmaların bildirim şartları nelerdir? Başvuru zorunlu mudur?

Türk birleşme/devralma kontrol rejimine göre, işlem 2010/4 Sayılı Tebliğ kapsamına girdiğinde (bkz. yukarıda 4) ve ciro eşikleri aşıldığında (bkz. yukarıda 7. madde) bildirim zorunludur. De minimis istisnası gibi genel bir istisna yoktur ve 2010/4 Sayılı Tebliğ uyarınca Kurum’un bildirimde bulunmayan teşebbüslere ceza verme yetkisi mevcuttur.

Bildirimler Kurum’a yapılmalıdır. Kurum bünyesindeki entegre birleşme/devralma kontrol yetkinliğine sahip sektörel birimler, bildirimleri inceleyecektir.

Bildirim formu, Avrupa Komisyonu Form CO’ya benzer. Bildirim formu, fiziki teslimat, e-posta yoluyla veya 2022/2 Sayılı Tebliğ uyarınca “e-devlet” platformu üzerinden Kurum’a iletilebilir.

Kurum’a sunulması gereken bazı ek belgeler şunlardır:

  • İşlemi düzenleyen sözleşmenin nihai veya mevcut suretleri ve diğer belgeler ile bunların Türkçe düzenlenmemiş olmaları halinde yeminli Türkçe tercümeleri. İmzalanmış bir sözleşmeden ziyade, bildirimin sözleşmenin kesine yakın bir taslağı bazında yapılması da mümkündür.
  • Tarafların bilançolarını içeren ve resmi makamlarca onaylanmış yıllık raporlar.
  • Varsa ilgili pazar için pazar araştırması raporları.
  • İşlemle ilgili olarak bir taahhüt teklif edilecekse, bunu detaylı olarak içeren imzalı taahhüt metni.
  • Bildirimde bulunan kişinin yetkili olduğunu gösteren belgeler.

2022/2 Sayılı Tebliğ, yeni bir bildirim formu getirmiştir. Yeni bildirim formu, işlem taraflarının Türkiye’de etkilenen pazarların bulunduğu durumlarda, tarafların bu pazarlarda sahip oldukları pazar paylarına bakılmaksızın ayrıntılı pazar bilgisi vermelerini gerektirmektedir, yani Kurum, zorunlu “uzun form” bildirimi gerektiren %20 (yatay birleşmeler için) ve %25 (yatay olmayan birleşmeler için) pazar payı eşiklerini kaldırmıştır. Dolayısıyla, 2022/2 Sayılı Tebliğ yürürlüğe girdiğinde, piyasaları etkileyebilecek tüm bildirimler, tarafların pazar payları çok düşük olsa bile kapsamlı bir “uzun form” bildirimi gerektirecektir.

Öte yandan, yeni bildirim formunun giriş bölümünün 2. fıkrasına göre, işlem tarafları yalnızca şu iki durumda “kısa form” bildirimi yapabilecektir: (i) işlemin müşterek kontrolden tek kontrole geçişle ilgili olması veya (ii) Türkiye’de etkilenen bir pazarın bulunmaması.

Bununla birlikte, kısa form sunulduğunda, Kurum daha sonra bu koşulları karşılamadığı ortaya çıkan veya istisnai olarak tam inceleme yapma amacıyla işlemler için, standart (“uzun form”) bir bildirim yapılmasını talep edebilir. Bu durumda, standart bildirim yapılıncaya kadar bildirim eksik kabul edilecek ve buna göre, Kurum tarafından yapılacak değerlendirmeye ilişkin başvuru süresi, standart bildirimin yapıldığı tarihten itibaren başlayacaktır.

13- Başvuru için herhangi bir son tarih var mıdır? Başvurudan kim sorumludur? Herhangi bir başvuru ücreti var mıdır?

2010/4 Sayılı Tebliğ, bildirimde bulunmak için belirli bir son tarih öngörmemektedir. Ancak, 2010/4 Sayılı Tebliğ’in 10. maddesi uyarınca, kontrol değişikliğinin gerçekleştiği tarihte işlem kapanmış sayılacağından, işlemin kapanıştan en az kırk beş (45) takvim günü önce yapılması tavsiye edilmektedir.

Türk birleşme/devralma kontrol rejiminde, bildirimi zorunlu bir işlemin Kurum’un onayından önce kapatılması yasaktır. İzne tabi bir birleşme veya devralma, onay alınmadan kapatılırsa, sonuçların belirlenmesinde, yoğunlaşmanın maddi niteliği önemli bir rol oynar. Kurum’un, işlemin hâkim durum oluşturduğu veya hâkim durumu güçlendirdiği ve ilgili bir ürün pazarındaki rekabeti önemli ölçüde azalttığı sonucuna varması halinde, ilgili teşebbüsler (ve ayrıca ihlalin oluşmasında belirleyici etkisi olan çalışanları ve yöneticileri) daha ağır para cezaları ve yaptırımlara tabi tutulur (ayrıntılar için bkz. 19).

Aynı madde uyarınca bildirim, taraflarca müştereken veya ayrı ayrı taraflardan herhangi birisi veya yetkili temsilcileri tarafından yapılabilir. Bildirimde bulunan tarafın durumu diğer ilgili tarafa bildirmesi gerekmektedir. Ortak bildirimler tek bir form ile yapılmaktadır.

Ayrıca Türkiye’de herhangi bir başvuru ücreti bulunmamaktadır.

Bildirimlerin yapılmasına ilişkin herhangi bir ön bildirim ve resmi veya gayri resmi yönlendirme bulunmamaktadır. Ancak, 2010/4 Sayılı Tebliğde Değişiklik Yapılmasına Dair 2017/2 Sayılı Tebliğ’de birleşme öncesi bildirim kuralına bir istisna getirilmiştir. Tebliğ’in 10(6) maddesine göre, menkul kıymetlerin borsada seri işlemlerle çeşitli satıcılardan devralınması sonucunda kontrolün elde edilmesi halinde, kapanıştan sonra Kurum’a bildirimde bulunulabilir, eğer:

  • Bildirim gecikmeksizin Kurum’a sunulursa.
  • Devralan, söz konusu menkul kıymetlere bağlı herhangi bir oy hakkını kullanmazsa (veya bunu yalnızca, Kurum tarafından verilecek bir istisnaya dayalı olarak yatırımlarının tam değerini koruması amacıyla yaparsa).
  • Kurum, etkin rekabet koşullarını sağlamaya yönelik koşul ve yükümlülüklere tabi olarak bu tür bir istisna yapabilir.

14- Rekabet endişelerini gidermek için ne gibi çözümler önerilebilir?

Taraflar, Kanun’un 7. maddesi uyarınca yasaklanmış olan işlemin ardından piyasadaki rekabetin azalmasına ilişkin önemli endişeleri gidermek için iyileştirme taahhütleri önerebilirler. Çözümler, piyasa rekabetini sürdürebilecek veya işlemden önceki seviyelere geri getirebilecek (restitutio in integrum) nitelikte olmalıdır. 2010/4 Sayılı Tebliğ’in 14. maddesi, Kurum’a söz konusu taahhütlerin yerine getirilmesini sağlamak için şartlar ve iyileştirme yükümlülükleri şart koşma yetkisi vermektedir.

Kurum, kendiliğinden çözüm önerileri getirmemekte veya sunulan çözüm yollarını değiştirmemektedir; işlemin tarafları, izin almak için çözüm önerme konusunda takdir yetkisine sahiptir ve işlem taraflarının, yeterli görülmediği takdirde önerilen çözüm yollarını değiştirmelerine izin verilebilir. Çözüm yolları, endişeleri gidermek için yetersiz olursa, Kurum izin vermeyebilir. Taraflar bir çözüm sunarken, başvuru ayrıntılarını ve rekabet endişelerinin nasıl ele alınacağına ilişkin argümanlarını sağlamalıdır. Önerilebilir çözümler ve uygulanabilir prosedür ve koşullar, Çözümlere İlişkin Kılavuz’da mevcuttur.

Kurum, daha önce davranışsal çözümleri kabul etmiştir, ancak istisnai olarak Çözümlere İlişkin Kılavuz’da “teşebbüs davranışlarının izlenmesinin zorluğu, yazılı taahhütleri ihlal etmeyecek biçimde çözümün ruhuna aykırı davranma olasılığı, gerçekte rekabetçi olabilecek davranışların da engellenebilmesi gibi sahip oldukları bazı olumsuz özellikler” gözlemlenmiştir. Bu nedenle, çeşitli biçim ve içerikteki yapısal çözümler uygulamada daha önemlidir.

Taraflar, çözüm önerilerini, Aşama I veya Aşama II’de Kurum’a sunabilirler. Aşama I’de sunulursa bildirim, taahhütlerin sunulduğu tarihte yapılmış olarak kabul edilecektir.

Her halükârda, taahhütlerin inceleme yapmaya yetecek ayrıntılı bağlamsal bilgileri içeren imzalı bir versiyonu ve ticari sırlar dışında kalan ancak üçüncü kişilerin çözüm yolunun uygulanabilirliğini ve etkinliğini incelemesine olanak tanıyan bir kopyası Kurum’a verilmelidir. Çözümlere İlişkin Kılavuz, taahhütlerin sunulması için gerekli bilgi ve belgeleri listeleyen bir form içermektedir.

Kurum, işlemin önerilen çözümler uygulanmadan Kanun’un 7. maddesini ihlal etmeyeceğine karar verirse işlem koşulsuz olarak onaylanacaktır.

15- Kısıtlayıcı hükümlere nasıl izin verilmektedir?

2010/4 Sayılı Tebliğ madde 13(5)’e göre, bir işlemin uygulanması ve beklenen verimliliğin sağlanması ile doğrudan ilgili ve gerekli olan kısıtlamalar (yan kısıtlamalar), işlemin kendisinin Kurum tarafından onaylanması durumunda ortadan kalkar.

Daha önce Kurum, sınırlamaların gerçekten tali olup olmadığını değerlendirmekteydi, ancak şu anda taraflar sınırlamalarını kendileri değerlendirmektedir. Yan sınırlamalara uyulmaması halinde taraflar Kanun’un 4. maddesi uyarınca soruşturma ile karşı karşıya kalabilmektedir.

Kabul edilebilir rekabet etmeme yükümlülükleri

Devralma işlemlerinde satıcılar üzerinde, devralınan teşebbüsün devralmadan önce faaliyet gösterdiği mal ve hizmetlere ilişkin coğrafyalar veya pazarlarla veya üç yıl ile sınırlı rekabet etmeme yükümlülükleri, Yan Kısıtlamalara İlişkin Kılavuz uyarınca genellikle kabul edilebilirdir. Satıcının girmek için önemli yatırımlar yaptığı coğrafyaları veya geliştirmenin geç aşamalarındaki mal ve hizmetleri kapsayan veya haklı görüldüğünde (müşteri bağlantısı veya devredilen know-how’ın doğası nedeniyle) üç yılı aşan süreleri kapsayan rekabet etmeme yükümlülükleri da kabul edilebilirdir.

Kabul edilebilir ayartmama ve gizlilik yükümlülükleri

Bir devralma işleminde satıcının çalışanları işe almasını veya devralınacak teşebbüsün ticari sırlarını açıklamasını veya kullanmasını engelleme yükümlülükleri, Yan Kısıtlamalara İlişkin Kılavuz’a göre genellikle kabul edilebilirdir. Gizlilik yükümlülükleri, yalnızca ilgili bilgilerin gizli kalması durumunda tali olarak kabul edilebilirdir.

D. Değerlendirme

16- Bildirimler için uygun prosedürler ve zaman çizelgesi nedir?

2010/4 Sayılı Tebliğ’in 13(4) maddesi uyarınca, Kurum, her başvuruyu, işlemin onaylanabileceği veya nihai inceleme altına alınabileceği bir ön incelemeye alır.

Buna göre, bildirim yapıldıktan sonra prosedürün geri kalanı aşağıdaki gibi devam etmektedir:

Ön İnceleme (Aşama I):

Kanun’un 10. maddesi uyarınca, Kurum’a işleme izin vermesi veya incelemeye devam etmeye karar vermesi (II. Aşama) için on beş (15) gün süre verilir, bu durumda taraflara, ön itirazları ve uygun görülen her türlü geçici tedbir de dahil olmak üzere usulüne uygun olarak bilgi verilmesi gerekmektedir. Bildirim, yalnızca usulüne uygun olarak tamamlandığında yapılmış sayılır; yanlış veya eksikse, bildirim bu bilgilerin tamamlandığı tarihte yapılmış sayılır. Başvuru tarihinden itibaren otuz (30) gün sonunda Kurum, kararını taraflara bildirmezse, karar zımni onay olarak kabul edilir.

Nihai İnceleme (Aşama II):

Aşama I’de bildirim onaylanmazsa, nihai incelemeye tabi olmaktadır. İlgili taraflar, yazılı bir savunma beyanı sunma hakkına sahiptir ancak taraflar bu haktan feragat etmeyi de seçebilir. Tarafların ayrıca, Aşama I’de önerilen çözüm yollarını önermelerine veya herhangi bir çözüm yolunu değiştirmelerine izin verilmektedir. Kanun’un 43. maddesi uyarınca, Kurum’un, Aşama II’yi tamamlaması için soruşturma yapılmasına karar verildiği tarihten itibaren altı aya kadar süresi vardır, bu süre bir defaya mahsus olmak üzere altı aya kadar ek süre ile uzatılabilir.

Kurum, herhangi bir aşamada taraflara, işlemle ilgili diğer taraflara veya rakipler, müşteriler ve tedarikçiler de dahil olmak üzere üçüncü kişilere yazılı olarak talepte bulunabilir.

Kurum’un işleme ilişkin olarak başka bir kamu kuruluşundan görüş talep etmesi halinde, değerlendirme süresi, istenen görüşün Kurum’a sunulduğu tarihten itibaren başlar.

17- Başvurular Kurum tarafından nasıl değerlendirilmektedir?

Kurum tarafından kullanılan maddi doğruluk testi nedir?

Uygulanan maddi doğruluk testi, Kanun’un 7. maddesinde yeni getirilen “etkin rekabetin önemli ölçüde azaltılması” testidir. Öncesinde 7. madde, işlemlerin yalnızca rekabette bir hâkim durum oluşturduğu veya hâkim durumu güçlendirdiği hallerde hukuka aykırı sayıldığı bir hakimiyet testinden bahsediyordu. “Etkin rekabetin önemli ölçüde azaltılması” testi, AT Birleşme Yönetmeliğinde kabul edilen teste benzemektedir. Bu test kapsamında, rekabette önemli bir düşüşe yol açan işlemler, hâkim durum oluşturup oluşturmadığına veya mevcut bir hâkim durumu güçlendirmesine bakılmaksızın hukuka aykırı kabul edilecektir. Ancak, hâkim durum yaratmak veya hâkim durumu güçlendirmek, etkin rekabetin önünde önemli bir engel oluşturabilecek en önemli faktör olmaya devam etmektedir.

Hâkim durum nasıl tanımlanmaktadır?

Kurum, tipik olarak ilgili coğrafi pazarı ve ilgili ürün pazarını belirlemekte ve ilgili teşebbüsün bu pazarda hâkim durumda olup olmadığını kontrol etmektedir.

“Hâkim durum” kavramı Kanun’un 3. maddesinde tanımlanmıştır. Madde, hâkim durumu, bir veya daha fazla teşebbüsün, rakiplerinden ve müşterilerinden bağımsız hareket ederek fiyat, arz, üretim miktarı ve dağıtım gibi ekonomik parametreleri belirlemede belirli bir piyasada sahip olduğu ekonomik güç olarak tanımlamaktadır.

Hâkim durumun belirlenmesinde Kurum’un kullandığı en önemli faktör piyasa gücüdür. Kurum, çeşitli kararlarında, piyasa gücü için net bir asgari yüzdesi bulunmadığının, ancak %40’ı aşmayan bir piyasa payının, ilgili teşebbüsün hâkim durumda olmama olasılığının yüksek olduğu anlamına geldiğinin altını çizmektedir. Yoğunlaşma seviyelerini hesaplamak için Kurum, dört firma veya beş firma yoğunlaşma oranı veya Herfindahl-Hirschman Endeksi (HHI) gibi diğer ölçüleri kullanmaktadır.

Piyasa payının tek başına bir hâkim durumun açık bir göstergesi olarak kullanılamayacağı karmaşık durumlarda, Kurum ekonomik modellere, yani tipik olarak rakibin fiyat ve miktar esnekliği ile ölçülen ve ilgili teşebbüsün kayda değer ölçüde bağımsız davranıp davranamayacağını gösteren duyarlılık analizine itibar etmektedir.

Değerlendirmelerde Kurum tarafından başka hangi faktörler dikkate alınmaktadır?

2010/4 Sayılı Tebliğ’in 13(1) maddesi kapsamında Kurum, birleşme ve devralmaların değerlendirilmesinde aşağıdaki unsurları dikkate almaktadır:

  • İlgili pazarın yapısı;
  • Yerli ve yabancı teşebbüsler arasındaki fiili ve potansiyel rekabet;
  • Teşebbüslerin pazardaki durumu, ekonomik ve mali güçleri, alternatif tedarikçi ve müşteri kaynakları, arz kaynaklarına erişim imkanları;
  • Pazara giriş engelleri; ve
  • Arz ve talep eğilimleri, tüketicilerin menfaatleri, tüketici yararına olan etkinlikler ve diğer hususlar.

Ayrıca, Kurum, doğrulanabilir olmaları koşuluyla, bir yoğunlaşmanın gözden geçirilmesindeki etkinlikleri dikkate alabilmektedir. Verimlilik kazanımı iddialarının değerlendirilmesinde temel kriter, tüketicilerin birleşme öncesi duruma göre birleşme sonucunda daha kötü koşullarda olmayacaklarıdır. Daha kaliteli üretim veya üretim veya dağıtımda marjinal maliyet düşüşleri açısından faydalı bir faktör olarak faaliyet gösterdikleri ölçüde, Kurum, verimlilik kazanımlarını rekabete aykırı etkilere karşı dengeleyici bir faktör olarak değerlendirmektedir.

Bildirimde bulunan taraflar, Kurum’dan önce batan firma savunmasına başvurabilir mi?

Kurum, batan firma savunmasını da kabul edebilmektedir. Batan firma olması, işleme onay verilmese bile, devralınmayan teşebbüsün finansal zorluklar nedeniyle piyasadan çıkması durumunda rekabet düzeyinin yine de azalacağı anlamına gelmektedir. Bu savunmanın temel şartı, birleşmenin olmadığı durumda rekabetin en az birleşmeye izin verildiği ölçüde azalacağını kanıtlamaktır.

Yatay Birleşme ve Devralmaların Değerlendirilmesi Hakkında Kılavuz (119. paragrafta), batan firma savunmasını ileri süren birleşme işlemi taraflarının aşağıdaki üç kriterin karşılandığını kanıtlaması gerektiğini belirtmektedir:

  1. Batan firma olduğu iddia edilen teşebbüs, başka bir teşebbüs tarafından devralınmazsa yaşadığı finansal güçlükler nedeniyle yakın bir gelecekte piyasadan çıkma mecburiyetinde kalacak;
  2. İnceleme konusu birleşme işlemi haricinde rekabeti daha az kısıtlayıcı başka bir alternatif yol bulunmaması; ve
  3. Birleşmeye izin verilmediği takdirde, batan firma olduğu iddia edilen teşebbüsün varlıkları kaçınılmaz olarak piyasa dışına çıkacaktır.

Yatay olmayan birleşme ve devralmalarla ilgili olarak Kurum’un konumu nedir?

Yatay olmayan birleşmeler genellikle tedarik zincirinin farklı seviyelerinde faaliyet gösteren teşebbüsler arasında gerçekleştirilen işlemleri ifade eden dikey birleşmeler anlamına gelmektedir. Kurum, yatay birleşmelerle karşılaştırıldığında, yatay olmayan birleşmelerin (örneğin çifte marjinalleşmenin ortadan kaldırılması, işlem maliyetlerinin düşürülmesi gibi çeşitli nedenlerle) genellikle bir hâkim durum yaratarak veya güçlendirerek rekabeti önemli ölçüde azaltma olasılığının daha düşük olduğunu kabul etmektedir. Bu nedenle, Kurum, belirli şartlarla, dikey birleşmenin rekabet üzerindeki olumsuz etkilerinin çok önemli olmadığı varsayımı sebebiyle (%20 yerine) %25’lik daha yüksek bir pazar payı eşiği belirlemiştir.

Ancak, Kurum, yatay olmayan birleşmelerin rekabet üzerinde genellikle (i) tek taraflı etkiler ve (ii) koordineli etkiler olmak üzere iki tür olumsuz etkiye sahip olduğunu düşünmektedir. Tek taraflı etkiler temel olarak yatay olmayan birleşmelerin kısıtlamaya neden olabileceği durumlarda ortaya çıkar; bu, fiili veya potansiyel rakiplerin tedarike (girdi kısıtlaması) veya pazarlara (müşteri kısıtlaması) erişiminin birleşme sonucunda engellendiği veya ortadan kaldırıldığı durumları ifade etmektedir. Koordineli etkiler ise, birleşme öncesi davranışlarını uyumlaştırmadan faaliyet gösteren teşebbüslerin birleşme sonrasında koordinasyon yoluyla fiyatları yükseltme veya rekabeti azaltma olasılıklarının önemli ölçüde daha yüksek olduğu durumu ifade etmektedir.

Sonuç olarak, yatay olmayan birleşmelerin değerlendirilmesinde Kurum, birleşmenin neden olduğu verimliliklerden kaynaklanan olumlu etkiler ile olumsuz etkileri tartarak olumlu veya olumsuz bir tespitte bulunmaktadır.

18- Bildirimde bulunanlar, başvuru sırasında açıkladıkları gizli ve ticari açıdan hassas bilgilerini koruyabilirler mi?

Kamusal açıklamadan kaynaklanan gizlilik

Kurum, uygulamada resmi internet sitesini etkin bir şekilde kullanmakta ve birleşme başvurularına ilişkin kararları yayınlamaktadır. İlanlar genellikle tarafların isimlerini ve ticari faaliyet alanını içermektedir. Kurum tarafından bildirime ilişkin nihai gerekçeli karar verildikten sonra, sır olarak saklanması istenen gizli ticari bilgilerin redaksiyonu yapıldıktan sonra analiz ve kararın tam metni yayımlanmaktadır.

Kanun’un 53. maddesi uyarınca Kurum, başvuru kapsamında sağlanan ticari nitelikli bilgileri ifşa etmemekle yükümlüdür. Aynı maddenin son fıkrasında “Kurul kararları tarafların ticarî nitelikli sırlarını ifşa etmeyecek şekilde Kurum internet sayfasında yayımlanır” ibaresi yer almaktadır. Ticari nitelikli bilgilerin gizli tutulmasını ve nihai kararın açıklanmasından sonra kamuoyu ile paylaşılmamasını sağlamak amacıyla Kurum 2010/3 Sayılı Tebliğ’i yayımlamıştır. 2010/3 Sayılı Tebliğ’in 5. maddesi, taraflara Kurum’a yazılı olarak gizlilik talebinde bulunma yükümlülüğünü yüklemekte ve bilgilerin neden açıklanmaması gerektiğine ilişkin sebeplerini gerekçelendirmelerini istemektedir.

Kurum, yayınlanan kararı re’sen ayıklayabilmekle birlikte, genel kural, gizli tutulması talep edilmeyen bilgi veya belgelerin gizli olmadığıdır. Bu nedenle, gizlilik talebinde bulunan tarafların, redakte edilecek bilgilerin kapsamını belirlemesi gerekmektedir.

Kurum üyeleri ve personelinin gizlilik yükümlülüğü

Kanunun 25. maddesi, Kurum üye ve personelinin, teşebbüslerin Kurum’da geçirdikleri süre boyunca öğrendikleri gizli bilgileri ve ticari sırları açıklamalarını ve kendilerinin veya başkalarının çıkarları doğrultusunda kullanmalarını yasaklamaktadır. Gizli bilgileri koruma görevi, görevden ayrıldıktan sonra da devam etmektedir.

E. Cezalar

19- Birleşme/devralma kontrol kurallarının ihlali durumunda ne gibi cezalar verilebilmektedir?

Kanun, 16. ve 17. madde kapsamında iki tür para cezası öngörmektedir. 16. madde, hukuka aykırı çeşitli fiillerin işlenmesi halinde bir defaya mahsus idari para cezaları öngörürken, 17. madde, devam eden ihlaller için günlük olarak biriken idari para cezaları öngörmektedir. Cezalar için zorunlu asgari seviyeler, enflasyona göre yıllık olarak saptanmaktadır. Kanun, rekabetle ilgili ihlaller için herhangi bir cezai yaptırım öngörmemektedir ve Türk hukukunda başkaca böyle bir ceza bulunmamaktadır.

İzinden önce veya yasak olduğunda uygulama

Bildirimi zorunlu bir işlem, usulüne uygun olarak Kurum’a bildirilmedikçe ve Kurum tarafından onaylanmadıkça hukuken geçersizdir. İşlemin izin alınmadan gerçekleştirilmesi halinde, Kanun’un 16(1) maddesi uyarınca, Kurum, cezadan bir önceki mali yılın cirosunun %0,1’i kadar idari para cezası (2022 yılı için 47.409 TL olarak belirlenen, yıllık olarak tayin edilen bir asgari seviye esas alınır) vermektedir. Bu miktarın hesaplanamaması halinde ceza, en yakın mali yılın cirosu esas alınarak verilmektedir. Madde 16(1)’e göre, birleşme işlemlerinde taraflardan her birine, devralma işlemlerinde ise sadece devralana idari para cezası verilir.

Aynı madde kapsamında, hukuka aykırı olarak gerçekleştirilen işlemin, Türkiye’nin bir bölümünde veya tamamında ilgili ürün pazarında rekabeti önemli ölçüde engellemesi (yani, Kanun’un 7. maddesini ihlal etmesi) halinde, hâkim durum oluşturması veya hâkim durumu güçlendirmesi halinde, Kurum, ihlal edenin bir önceki mali yıldaki yıllık cirosunun %10’una kadar idari para cezası vermektedir. Bu miktarın hesaplanamaması halinde ceza, en yakın mali yılın cirosu esas alınarak yapılmaktadır.

Bildirimin doğru yapılmaması

Bildirimde verilen bilgilerin yanlış veya eksik olması durumunda, bildirim, hata veya eksiklik giderildiğinde yapılmış sayılacaktır. Bir bildirimde yanlış veya yanıltıcı bilgi verilmesi nedeniyle Kurum, cezadan önceki mali yılın cirosunun %0,1’i kadar idari para cezası (yıllık olarak belirlenen asgari seviye uygulanır) verebilir. Bunun hesaplanamaması halinde ceza, en yakın mali yılın cirosu esas alınarak yapılmaktadır. Bu ceza, teşebbüsler, teşebbüs birlikleri veya üyeleri olabilecek gerçek ve tüzel kişilere verilebilir.

Para cezasına çarptırılan teşebbüs veya teşebbüs birliklerinin yöneticisi veya çalışanı olan gerçek kişilere, kuruluşlarına verilen para cezasının %5’ine kadar para cezası verilebilir. Birleşmeler, birleşen taraflar ve devralmalardan devralan(lar) sorumlu olacaktır.

Uyumun sağlanmaması

Taraflardan birinin bir çözüme uymaması durumunda izin geçersiz hale gelecektir. İşlem zaten kapatılmışsa, Kurum, izinsiz gerçekleştirilen uygulama (yukarıya bakınız) gerekçesiyle Kanun’un 16(1) maddesi uyarınca idari para cezası verebilir ve incelemeyi yeniden başlatır. Kanunun 17. maddesine göre, yukarıdaki para cezalarına ek olarak,

  • Kurum tarafından verilen geçici tedbirlere veya nihai kararlara veya iyileştirme yükümlülüklerine uyulmaması,
  • Kurum’a yapılan iyileştirme taahhütlerine uyulmaması,
  • Bilgi taleplerine zamanında cevap verilmemesi veya istenen belgelerin sağlanamaması,
  • Yerinde denetimlere karşı konulması veya bunların engellenmesi,

Kurum, her bir ihlal günü için, teşebbüslere, teşebbüs birliklerine veya bunların üyelerine, cezadan önceki mali yılın cirosunun %0,05’i oranında periyodik para cezası uygulayabilir. Bu miktarın hesaplanamaması durumunda ceza, en yakın hesap yılının cirosu üzerinden yapılmaktadır.

Kurum Kararlarına İtiraz

İşlemin tarafları, Kurum’un nihai kararının yargısal incelemesini yapma hakkına sahiptir. Tarafların, Kurum’un gerekçeli kararının kendilerine ulaşmasını müteakip, (60) gün içerisinde Kurum kararlarının incelenmesi için 6352 sayılı Kanun uyarınca Danıştay yerine, ilk derece mahkemesi haline gelen Ankara idare mahkemelerinde dava açmaları gerekmektedir. Danıştay, Kurum kararlarının en yüksek idare mahkemesi olarak temyiz mahkemesi olmaya devam etmektedir. İncelemeye tabi Kurum kararları arasında diğerlerinin yanı sıra, yasal ihlalleri belirleyen, idari para cezalarını içeren, geçici tedbirleri uygulayan; bireysel muafiyetler, grup muafiyetleri ve menfi izinler veren veya bu izinleri geri çeken ve şikayetleri reddeden kararlar yer almaktadır. Meşru menfaati kanıtlayan üçüncü kişiler, Kurum kararlarına Ankara’daki idare mahkemelerinde itiraz edebilir. Hukuki inceleme sürecinin tamamlanması genellikle üç ila dört yıl sürer. Kurum’un önemli para cezaları dayatan kararlarının çoğu temyiz edilmiştir ve temyizlerin çoğu hem usule ilişkin hem de esasa ilişkin sorunları gündeme getirmektedir.

KVKK Uyum Çalışmaları ve Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun (“Kanun”) 7 Nisan 2016 tarih ve 29677 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun ve ilgili mevzuatın iyi anlaşılması yükümlüklerin tam ve eksiksiz şekilde yerine getirilmesi için önem taşımaktadır. İlgili mevzuat hükümlerinin yürürlüğe girmesinden bu yana Kişisel Verileri Koruma Kurulu (“Kurul”) farklı sektörlerden gelen pek çok dosyayı karara bağlayarak yüksek idari para cezası uygulamıştır. Bu açıdan mevzuattaki değişikliklerin yanı sıra Kurul ve Avrupa otoriteleri tarafından verilen kararların yakından takip edilmesi, karşılaşılabilecek cezaların en aza indirilmesi için büyük önem taşımaktadır.

Bu bilgi notunda, farklı sektörden pek çok müvekkilimiz için yaptığımız çalışmaları baz alarak, sizlere kolaylık olması açısından KVKK uyum çalışmaları hakkında genel bir bilgi notu ve dikkat edilmesi gereken hususları ele aldık. Kişisel Verileri Koruma Kurumu’nun (“Kurum”) en son 26 Haziran 2020 tarihinde yayınladığı Aydınlatma Yükümlülüğünün Yerine Getirilmesi Hakkında Kamuoyu Duyurusunu da dikkate alarak bilgi notumuzu güncelledik.

Son olarak Kurul’un 23 Haziran 2020 tarihli ve 2020/482 sayılı Kararı ile Veri Sorumluları Siciline (“VERBİS”) kayıt yükümlülüğünün

  • Yıllık çalışan sayısı 50’den çok veya yıllık mali bilanço toplamı 25 mln TL’den çok olan veya yurtdışında yerleşik gerçek ve tüzel kişi Veri Sorumluları için 30 Eylül 2020 tarihine,
  • Yıllık çalışan sayısı 50’den az ve yıllık bilançosu 25 mln TL’ den az olup ana faaliyet konusu özel nitelikli kişisel veri işleme olan gerçek ve tüzel kişi Veri Sorumluları için 31 Mart 2021 tarihine

kadar ertelendiğini hatırlatmak isteriz. Herhangi bir soru veya sorununuz olması halinde bizimle iletişime geçmekten çekinmeyiniz.

  1. KVKK GENEL BAKIŞ

1.1. İlgili Mevzuat

Kısaca özetlemek için, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ve KVKK uyum politikası oluştururken göz önünde tutulması gereken ilgili mevzuatı (“KVKK Mevzuat”) şu şekilde sıralayabiliriz:

  • 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun[1]
  • Kişisel Verilen Silinmesi, Yok Edilmesi veya Anonim Hale Getirilmesi Hakkında Yönetmelik[2]
  • Veri Sorumluları Sicili Hakkında Yönetmelik[3]
  • Veri Sorumlusuna Başvuru Usul ve Esasları Hakkında Tebliğ[4]
  • Aydınlatma Yükümlülüğünün Yerine Getirilmesinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğ[5]
  • 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu[6] (“TCK”); ve
  • Kişisel Verileri Koruma Kurulu Kararları.

1.2. KVKK Tanımlar ve Genel Yükümlülükler

Kişisel veri Kanun’un 3. maddesi 1. fıkrası (d) bendi kapsamında kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi şeklinde tanımlanmıştır. Kişisel verilerin işlenmesi ise 3. maddenin 1. fıkrası (e) bendi uyarınca “kişisel verilerin tamamen veya kısmen otomatik olan ya da herhangi bir veri kayıt sisteminin parçası olmak kaydıyla otomatik olmayan yollarla elde edilmesi, kaydedilmesi, depolanması, muhafaza edilmesi, değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesi, açıklanması, aktarılması, devralınması, elde edilebilir hâle getirilmesi, sınıflandırılması ya da kullanılmasının engellenmesi gibi veriler üzerinde gerçekleştirilen her türlü işlemi” ifade etmektedir. Dolayısıyla KVKK Mevzuatına tabi kişisel verilerin kapsamı oldukça geniş tutulmuş ve gerçek bir kişiye ait herhangi bir veri üzerinden yapılan herhangi bir işlem kişisel verinin işlenmesi sonucunu doğurmuştur.

Bu tanımlara ilaveten, Veri Sorumlusu aynı maddenin (ğ) bendi kişisel verilerin işleme amaçlarını ve vasıtalarını belirleyen, veri kayıt sisteminin kurulmasından ve yönetilmesinden sorumlu olan gerçek veya tüzel kişiyi ve Veri İşleyen aynı maddenin (i) bendinde Veri Sorumlusunun verdiği yetkiye dayanarak onun adına kişisel verileri işleyen gerçek veya tüzel kişiyi ifade etmektedir. Bu iki tanım yoluyla Veri Sorumlusu ile veri işleyen arasında bir ayrım yapılmış ve Veri Sorumlusunun veri işleyenden farklı olabilmesine imkân tanınmıştır. Ancak ülkemizde genel olarak Veri Sorumlusu ile veri işleyen sıfatlarının aynı veri işleyen tüzel kişiyi ifade ettiği görülmektedir.

Bu açıdan Veri Sorumlularının genel olarak KVKK yükümlülüklerini aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

  • Kanun’un 4. maddesinde sayılan genel ilkelere uygun olarak kişisel verilerin işlenmesi ve bu amaçla kişisel verilere ilişkin “KVKK politikası” oluşturulması;
  • Kanun’un 5. maddesi uyarınca “Açık rıza beyanı” alınması gereken hallerde ilgili kişilerden rıza alınması;
  • Veri Sorumlusunun Kanun’un 10. maddesi uyarınca “Aydınlatma yükümlülüğünü” yerine getirmesi;
  • Veri Sorumlusunun Kanun’un 12. maddesi uyarınca veri güvenliğine ilişkin tüm tedbirleri alması;
  • İlgili KVKK Mevzuat hükümleri uyarınca şartları taşımaları halinde “Veri Sorumluları Sicil Bilgi Sistemi’ne (“VERBİS”) kayıt” yapılması;
  • İlgili KVKK Mevzuat hükümleri uyarınca “Kişisel Veri İşleme Envanteri” ve “Kişisel Veri Saklama ve İmha Politikası” oluşturulması; ve
  • Saklama süresi sonunda verilerin usulüne uygun olarak silinmesi, yok edilmesi veya anonim hale getirilmesi.
  1. KVKK UYUM ÇALIŞMALARI

2.1. KVKK Uyum Metinleri

KVKK mevzuatının yayınlandığı 2016 tarihinden bu yana KVKK uyum çalışmaları kapsamında (i) KVKK ve Gizlilik Politikası, (ii) Açık Rıza Beyanı, (iii) Aydınlatma Beyanı, (iv) Başvuru Formu, (v) Kişisel Veri Saklama ve İmha Politikası ve (vi) Kişisel Veri İşleme Envanteri bir KVKK uyum metinleri seti olarak hazırlanmıştır. Bu kapsamda özellikle bu metinlerin hazırlanması ve güncellenmesi hususlarında nelere dikkat edilmesi gerektiği ile ilgili aşağıdaki açıklamalarımızdan faydalanabilirsiniz.

2.2. Kişisel Verilerin İşlenmesi Şartları – Açık Rıza Beyanı ve Özel Nitelikli Kişisel Veriler

KVKK Mevzuatı kapsamında kişisel verilerin işlenme şartlarına ilişkin kaideler Kanun’un 5. maddesinde düzenlenmiştir. Kanun 5. maddesinin 1. fıkrasında kişisel verilerin ilgili kişinin açık rızası olmaksızın işlenemeyeceği belirtilmiştir. Maddenin devamında ise ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın kişisel verilerinin işlenebileceği haller şu şekilde sıralanmıştır:

  • İlgili kişinin açık rızasının varlığı,
  • Kanunlarda açıkça öngörülmesi,
  • Fiili imkânsızlık nedeniyle rızasını açıklayamayacak durumda bulunan veya rızasına hukuki geçerlilik tanınmayan kişinin kendisinin ya da bir başkasının hayatı veya beden bütünlüğünün korunması için zorunlu olması,
  • Bir sözleşmenin kurulması veya ifasıyla doğrudan doğruya ilgili olması kaydıyla sözleşmenin taraflarına ait kişisel verilerin işlenmesinin gerekli olması,
  • Veri Sorumlusunun hukuki yükümlülüğünü yerine getirebilmesi için zorunlu olması,
  • İlgili kişinin kendisi tarafından alenileştirilmiş olması,
  • Bir hakkın tesisi, kullanılması veya korunması için veri işlemenin zorunlu olması,
  • İlgili kişinin temel hak ve özgürlüklerine zarar vermemek kaydıyla, Veri Sorumlusunun meşru menfaatleri için veri işlenmesinin zorunlu olması.

Sayılan bu haller hukuka uygunluk halleri olup Kanun’da sınırlı sayıda sayılmışlardır. Veri Sorumlusu kişisel verileri yukarıdaki hukuka uygunluk hallerinden birisinin varlığı halinde açık rıza alınmasına gerek duymadan işleyebilecektir. Fakat bu hallerin varlığı hususu iyi değerlendirilmelidir. Şöyle ki, 7 Kasım 2019 tarih ve 2019/331 No’lu Kurul kararında Kurul, şikâyette bulunan ilgili kişinin bir Sigorta şirketi tarafından açık rızası alınmadan sigortacılık faaliyetleri konusunda aranması ile ilgili şikâyet üzerine incelemede bulunmuştur. Buna göre, şikâyetçinin kişisel verilerine kendisi tarafından daha önce alenileştirilen internet sitesinden ulaşılmış olsa dahi söz konusu kişisel verinin, sigorta şirketi tarafından ilgili kişinin internet sitesinden alınıp işlenmiş olmasına rağmen, ilgili kişisel verinin alenileştirme amacı dışında sigortacılık faaliyetleri için işlenmesini ihlal kapsamında değerlendirilmiş ve ilgili sigorta şirketine 100.000 TL idari para cezası uygulanmıştır.

Kanun kişisel verilerin bir kısmını ise özel nitelikli kişisel veri olarak nitelendirmiştir. Özel nitelikli kişisel veriler öğrenilmesi halinde ilgili kişi hakkında ayrımcılık yapılmasına veya mağduriyete neden olabilecek nitelikteki kişisel verilerdir ve Kanun’un 6. maddesinde şu şekilde sayılmışlardır: “kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik veriler”. Maddede özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi açık rıza şartına bağlanmışsa da sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel verilerin işlenmesi ile bunlar dışındaki özel nitelikli kişisel verilerin, açık rıza olmaksızın işlenebileceği haller farklı düzenlenmiştir. Buna göre, özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi, ilgili kişinin açık rızası dışında aşağıdaki hallerde mümkündür:

  • Sağlık ve cinsel hayat dışındaki özel nitelikli kişisel veriler, ancak kanunlarda öngörülen haller,
  • Sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel veriler, ancak kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla, sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından işlendiği haller.

Öte yandan özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi için verilen açık rızanın da “belirli bir konuya ilişkin olması”, “rızanın bilgilendirmeye dayanması” ve “özgür iradeyle açıklanması” şeklinde üç şartı bulunmaktadır. Bu husustaki 25 Mart 2019 tarih ve 2019/81 sayılı ve 31 Mayıs 2019 tarih ve 2019/165 sayılı Kurul kararlarına göre veri işlemek üzere verilen açık rızanın geçerli olması için:

  • Açık rızanın öncelikle belirli bir konuya ilişkin ve o konu ile sınırlı olarak verilmesi gerektiği,
  • Veri Sorumlusu tarafından açık rıza beyanının hangi konuya ilişkin olarak istenildiğinin açıkça ortaya konulması gerektiği,
  • Açık rıza bir irade beyanı olduğundan, kişinin özgür bir şekilde rıza gösterebilmesi için, neye rıza gösterdiğini de bilmesini zorunlu olduğu, kişinin sadece konu üzerinde değil, aynı zamanda rızasının sonuçları üzerinde de tam bir bilgi sahibi olması gerektiği, bu sebeple, bilgilendirmenin, veri işleme ile ilgili bütün konularda açık ve anlaşılır bir biçimde gerçekleştirilmesi ve mutlaka verinin işlemesinden de önce yapılması gerektiği, diğer yandan, açık rızanın geçerlilik kazanabilmesi için kişinin yaptığı davranışın bilincinde ve kendi kararı olması gerektiği, aksi durumlarda, kişinin iradesini sakatlayacak cebir, tehdit, hata ve hile gibi hallerde açık rıza da sakatlanacağından kişinin özgür biçimde karar vermesinden de söz edilemeyeceği

belirtilmiştir.

Belirtmemiz gerekir ki yukarıda atıf yapılan kararda da belirtildiği gibi herhangi bir ürün ve/veya hizmetin sunumunun açık rıza ön şartına bağlanmaması gerekir. Bunun yanında, yapılan seçimin sonuçları, kişisel veri sahibinin seçim özgürlüğünü etki altında bırakıyorsa, bu durumda rızanın özgürce verildiğini söylemek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla Veri Sorumlularının işledikleri özel nitelikli kişisel verilere ilişkin ilgililerden alacakları açık rızalarda yukarıda sayılan şartlara uymalarının zorunluluğu unutulmamalıdır.

Zaman zaman özel nitelikli kişisel verilerin işlendiği durumlarda metinlerde, Kanun’un 6. maddesinin 3. fıkrasında belirtilen “sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel veriler ise ancak (i) kamu sağlığının korunması, (ii) koruyucu hekimlik, (iii) tıbbî teşhis, (iv) tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, (v) sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla, sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından ilgilinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir.” ifadesine yer verilmektedir. Her ne kadar Kanun’un bu maddesinden doğrudan alıntı yapılarak sağlık ve cinsel hayata ilişkin özel nitelikli kişisel verilerde açık rıza alınmayabileceği belirtilse, bu istisnanın ilgili olduğu ölçüde kullanılabileceği ve bu kapsam dahilinde herhangi bir veri işlemeyen şirketlerin aynı atfı kullanmasının yanlış yönlendirici olabileceği kanaatindeyiz.  Özel nitelikli kişisel verilere ilişkin mutlaka açıkça hangi özel nitelikli kişisel verilerin işlendiğinin belirtilmesi ve bunlar için açık rıza alınıp alınmadığının vurgulanması faydalı olacaktır.

2.3. Aydınlatma Beyanı – İlgili Kişilerin Bilgilendirilmesi Yükümlülüğü

KVKK uyum çalışmaları denilince en çok bilinen metin Aydınlatma Beyanıdır. Kanun’un 10. maddesi, aydınlatma beyanında yer alması gereken asgari unsurları belirtmiştir. Buna göre, kişisel verilerin elde edilmesi sırasında Veri Sorumlusu veya yetkilendirdiği kişi, ilgili kişilere;

  • Veri Sorumlusunun ve varsa temsilcisinin kimliği,
  • Kişisel verilerin hangi amaçla işleneceği,
  • İşlenen kişisel verilerin kimlere ve hangi amaçla aktarılabileceği,
  • Kişisel veri toplamanın yöntemi ve hukuki sebebi,
  • 11 inci maddede sayılan diğer hakları

konularında bilgi vermekle yükümlüdür.

Veri Sorumluları tarafından hazırlanan Aydınlatma Beyanlarının özenle hazırlanması gerekmektedir. Fakat uygulamada sıklıkla KVKK Uyum Metinlerinin muğlak ifadelerle hazırladığı görülmektedir. Nitekim 2 Mayıs 2019 tarih ve 2019/122 sayılı Kurul kararında Veri Sorumlusunun Aydınlatma Metni’nde kişisel veri işleme amaçları sıralandıktan sonra metin içerisinde yer verilen “… gibi amaçlar kapsamında işlenmektedir” ifadesinin “Aydınlatma Yükümlülüğünün Yerine Getirilmesinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğ”ine uygun olmadığı kararına varmıştır. İlgili Tebliğ’in[7] 5. maddesi (g) hükmü uyarınca Aydınlatma yükümlülüğü kapsamında açıklanacak kişisel veri işleme amacının belirli, açık ve meşru olması gerekir. Aydınlatma yükümlülüğü yerine getirilirken, genel nitelikte ve muğlak ifadelere yer verilmemelidir.” 

KVKK uyum çalışmalarında dikkat edilmesi gereken “belirli, açık ve meşru amaçlar için işlenme ilkesi” uyarınca özellikle Aydınlatma Beyanı ve Gizlilik Politikası metinlerinde kişisel verilerin işlenme amaçlarından bahsedilirken, hangi kişisel veri gruplarının hangi amaçlarla işlendiği hususunda VERBIS kapsamında sunulan eşleştirmenin KVKK uyum metinlerine de aktarılması önemlidir. Zira bu açıdan Tebliğ’in 5(ç) maddesinde, VERBIS kayıt yükümlülüğünün bulunması durumunda, aydınlatma yükümlülüğü çerçevesinde ilgili kişiye verilecek bilgiler, VERBIS’te açıklanan bilgilerle uyumlu olması gerektiği açıkça belirtilmiştir. Bu nedenle, daha önceden hazırlanan Aydınlatma Beyanı ile VERBIS’te kaydedilen bilgiler mutlaka uyumlu hale getirilmelidir.

Yine Tebliğ’in 5(d) ve 5(e) maddelerine göre aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmesi, ilgili kişinin talebine bağlı değildir ve aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğinin ispatı veri sorumlusuna aittir.

Son olarak Tebliğ’in 6. maddesi, kişisel verilerin ilgili kişiden elde edilmemesi halinde Aydınlatma Beyanının alınması gerektiğini belirtmiş ve buna göre;

  • Kişisel verilerin elde edilmesinden itibaren makul bir süre içerisinde,
  • Kişisel verilerin ilgili kişi ile iletişim amacıyla kullanılacak olması durumunda, ilk iletişim kurulması esnasında,
  • Kişisel verilerin aktarılacak olması halinde, en geç kişisel verilerin ilk kez aktarımının yapılacağı esnada ilgili kişiyi aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmesi zorunluluğu getirilmiştir.

2.4. VERBİS Kayıtları

KVKK uyum metinlerinin yanı sıra Kanun’un 16. maddesinde belirtilen ve Veri Sorumluları Sicili Hakkında Yönetmelik’te detaylarına yer verilen VERBİS’e kayıt işlemlerinin ve ardından bildirimlerinin tamamlanması ve gerektiği hallerde bu bildirimlerin güncellenmesi gerekmektedir.

VERBİS Adalet Bakanlığı’nın oluşturduğu ve yönettiği bilişim sistemi olup veri denetleyicileri tarafından bildirilen veri işleme faaliyetlerinin halka açıklanması yoluyla kişisel verilerin işlenmesinde şeffaflığı amaçlamaktadır. Sicil Kanun’un 16. maddesi uyarınca Başkanlık tarafından Kurul’un gözetiminde kamuya açık olarak tutulur.

Yıllık çalışan sayısı 50’den fazla veya yıllık mali bilanço toplamı 25 milyon TL’den çok olan gerçek ve tüzel kişilerin 30 Eylül 2020’ye, yıllık çalışan sayısı 50’den az ve yıllık mali bilanço toplamı 25 milyon TL’den az olup ana faaliyet konusu özel nitelikli kişisel veri işleme olan gerçek veya tüzel kişi sorumluları için 31 Mart 2021’ye, kamu kurum ve kuruluşu Veri Sorumluları için 31 Mart 2020’ye kadar VERBİS’e kayıt zorunluluğu bulunmaktadır.

2 Nisan 2018 tarih tarih ve 2018/32 Kurul kararı uyarınca noterler, avukatlar, siyasi partiler, serbest muhasebeci ve yeminli mali müşavirler, dernekler, vakıflar ve sendikalardan yalnızca ilgili mevzuat ve amaçlarına uygun, faaliyet alanları ile sınırlı ve sadece kendi çalışanlarına, üyelerine, mensuplarına, bağışçılarına yönelik kişisel veri işleyenler VERBİS’e kayıttan istisna tutulan Veri Sorumlularıdır.

2.4.1. Veri Kategorileri

Veri Sorumlularının KVKK Uyum Metinlerinde ve yapacakları VERBİS bildirimlerinde işledikleri tüm veri kategorilerini belirtmeleri gerekmektedir. Dolayısıyla hem KVKK uyum metinlerinin hazırlanmasında hem de VERBİS kaydı oluşturulmasında öncelikle işlenen kişisel verilerin hangi veri kategorileri altında gruplandırılabileceğinin tespiti önem arz etmektedir.

Kurum, veri kategorileri kapsamında şu kategorilere yer vermiştir: (i) kimlik, (ii) iletişim, (iii) lokasyon, (iv) özlük, (v) hukuki işlem, (vi) müşteri işlem, (vii) fiziksel mekan güvenliği, (viii) işlem güvenliği, (ix) risk yönetimi, (x) finans, (xi) mesleki deneyim, (xii) pazarlama, (xiii) görsel ve işitsel kayıtlar, (xiv) ırk ve etnik köken, (xv) siyasal düşünce bilgileri, (xvi) felsefi inanç, din, mezhep ve diğer inançlar, (xvii) kılık ve kıyafet, (xviii) dernek üyeliği, (xix) vakıf üyeliği, (xx) sendika üyeliği, (xxi) sağlık bilgileri, (xxii) cinsel hayat, (xxiii) ceza, mahkumiyet ve güvenlik tedbirleri, (xxiv) biyometrik veri, (xxv) genetik veri, (xxvi) diğer bilgiler.

Kişisel veri kategorilerinin tespiti yanında Veri Sorumlularının dikkat etmesi gereken bir diğer husus ise veri işleme faaliyetlerinin ölçülülük ilkesine uygunluğudur. 31 Mayıs 2019 tarih ve 2019/165 sayılı Kurul kararında detaylı olarak ele alınan ölçülülük ilkesi, veri işleme faaliyeti ile gerçekleştirilmesi istenen amaç arasında makul bir dengenin kurulması, diğer bir ifadeyle veri işlemenin amacı gerçekleştirecek ölçüde olması anlamına gelmektedir. Örnek vermek gerekir ise bir market zincirinin müşterileri için çıkarttığı market kartının müşteriye sağlanması sırasında yalnızca faaliyetinin gerçekleştirilmesi için gereken azami verilerin işlenmesi, ceza mahkumiyeti, biyolojik veri gibi faaliyetin gerçekleştirilmesi için gereksiz olarak nitelendirilebilecek veri kategorilerine ait kişisel verilerin işlenmemesi gerekir. Dolayısıyla Veri Sorumlusu faaliyetinin gerçekleşmesi için ilgili kişiden en az seviyede bilgi talep etmeli, amaç için gerekli olmayan veri işlemelerinden kaçınmalıdır.

Kafa karışıklıklarının ve KVKK Uyum Metinleri ile VERBİS bildirimleri arasında oluşabilecek tutarsızlıkların önüne geçmek için VERBİS kaydından önce oluşturulan KVKK ve Gizlilik Politikasındaki ifadelerin mutlaka VERBİS’te Kurum’a sunulan beyanlarla aynı olduğundan emin olunması ve bunun için ayrı bir çalışma yürütülmesi gerekmektedir. Nitekim 25 Mart 2019 tarih ve 2019/82 sayılı Kurul kararında da KVKK Uyum Metinleri arasında tutarsızlıklar bulunmaması gerektiği ifade edilmiştir.  

İşlenmediği Kurum’a taahhüt edilen veri kategorilerinin mutlaka tek tek KVKK ve Gizlilik Politikasında belirtilmesi ve verisi işlenen ilgili kişiye de aydınlatma yükümlülüğü kapsamında bilgi verilmesi gerekmektedir.

2.4.2. Kişisel Veri İşleme Amaçları

Kanunun 4. maddesi 2. fıkrası (ç) bendi gereğince KVKK Uyum Metinleri kapsamında hazırlanan KVKK ve Gizlilik Politikası metinlerinde özellikle kişisel verilerin işleme amaçlarının ayrıca belirtilmesi gerekmektedir. Veri Sorumlusu işlemekte olduğu herhangi bir kişisel veri hususunda işleme amacından yoksun ise bu durumda bu veriyi işlememeli veya işlenmişse söz konusu veri için imha işlemi uygulamalıdır.

Veri Sorumluları faaliyetleri kapsamında işledikleri kişisel verileri hangi işleme amacına dayanarak işlediklerini tek tek belirtmelidirler. Kanunun 4. maddesi 2. fıkrası (ç) bendinde yer alan “İşlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma” ilkesinin bir gereğidir. Bunun haricinde Tebliğ madde 5(1)(g)’de de aydınlatma yükümlülüğü kapsamında açıklanacak kişisel veri işleme amacının belirli, açık ve meşru olması gerektiği ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu hazırlanan uyum belgelerinde bu veri işleme amaçları doğru ve açık bir şekilde tek tek belirtilmelidir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise işlenen bir kişisel veri için işleme amacı tespit edilemiyorsa bu verinin işlenmemesi gerektiğidir.

Kişisel verileri işleme amaçlarına (i) reklam / kampanya / promosyon süreçlerinin yürütülmesi;(ii) denetim, eğitim, iletişim faaliyetlerinin yürütülmesi; (iii) ücret politikası; (iv) sözleşme süreçlerinin yürüülmesi (v) iş akdi ve mevzuattan kaynaklı yükümlülüklerin yerine getirilmesi gibi örnekler verilebilecektir. Bu örneklere Temmuz 2019 tarihinde Kurum tarafından hazırlanan Kişisel Veri İşleme Envanteri Hazırlama Rehberi’nde erişebilirsiniz.

2.4.3. Veri Aktarım Alıcı Grupları

Veri aktarım alıcı grupları Veri Sorumlusu tarafından kişisel verilerin aktarıldığı gerçek veya tüzel kişi kategorileri olarak tanımlanmaktadır[8]. Kurum veri aktarım alıcı grupları olarak şu kategorilere yer vermektedir: (i) gerçek kişiler veya özel hukuk tüzel kişileri, (ii) hissedarlar, (iii) iş ortakları, (iv) iştirakler ve bağlı ortaklıklar, (v) tedarikçiler, (vi) topluluk şirketleri, (vii) yetkili kamu kurum ve kuruluşları, (viii) diğerleri.

Kanun’un 8. maddesi 1. fıkrasına uyarınca kişisel veriler, ilgili kişinin açık rızası olmaksızın aktarılamayacaktır. Kanun’un aynı maddesinin devamında (i) 5. maddenin 2. fıkrasında ve (ii) yeterli önlemler alınmak kaydıyla, 6. maddenin 3. fıkrasında belirtilen şartlardan birinin bulunması hâlinde, ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın kişisel verilerin aktarılabileceği düzenlenmiştir. Dolayısıyla gerekli şartların sağlanması durumunda Veri Sorumlusu tarafından işlenen kişisel veriler yurtiçinde ve yurtdışındaki veri aktarım alıcı gruplarına aktarılabilecektir. Bilinmelidir ki, Kurul gerekli şartlar sağlanmadan kişisel verilerin aktarılması durumunda idari para cezalarına karar vermekten çekinmemektedir. 27 Ocak 2020 tarih ve 2020/58 No’lu Kurul kararda, sigorta acentesinin müşterilerine ait kişisel verileri herkese açık sosyal medya platformlarında müşterilerinden habersiz olarak ve reklam amacıyla paylaşması hakkında inceleme yapılmıştır. Kurul, Veri Sorumlusunun müşterilerine ait kişisel verileri, onların açık rızası olmaksızın paylaştığı gerekçesiyle 22.500 TL idari para cezasının uygulanmasına karar vermiştir. Dolayısıyla bu ve benzer risklerin ortadan kaldırılması için KVKK Mevzuatında belirtilen şartlar sağlanmadan kişisel verilerin aktarımı işlemi yapılmamalıdır.

2.4.4. Veri Saklama Süreleri

Kanun’un 4. maddesinin 2. fıkrasında kişisel verilerin işlenmesine ilişkin ilkeler sırasıyla sayılmış ve (d) bendinde de “İlgili mevzuatta öngörülen veya işlendikleri amaç için gerekli olan süre kadar muhafaza edilme” şeklinde veri saklama sürelerine yer verilmiştir. Buna göre Veri Sorumlularının, faaliyetleri kapsamında işledikleri kişisel verilerin saklama sürelerini tek tek kişisel veri bazında belirlemesi gerekmektedir.

Veri Sorumluları için kişisel verileri saklama süreleri hususunda önem taşıyan husus saklama sürelerinin belirlenmesinde alınacak olan kıstaslardır. Temel kural Veri Sorumluları Sicili Hakkında Yönetmelik’in 9. maddesinin 4. fıkrasında belirtilmiştir. Buna göre öncelikle, işlenen kişisel verilerle ilgili mevzuatta herhangi bir saklama süresi öngörülüp öngörülmediğine bakılmalıdır. İlgili mevzuatta bir süre öngörülmüşse saklama süresi olarak bu süre belirtilmelidir. Eğer ilgili mevzuatta bir süre öngörülmemişse bu durumda da:

  • İlgili veri kategorisinin işlenme amacı kapsamında Veri Sorumlusunun faaliyet gösterdiği sektörde genel teamül gereği kabul edilen süre;
  • İlgili veri kategorisinde yer alan kişisel verinin işlenmesini gerekli kılan ve ilgili kişiyle tesis edilen hukuki ilişkinin devam edeceği süre;
  • İlgili veri kategorisinin işlenme amacına bağlı olarak Veri Sorumlusunun elde edeceği meşru menfaatin hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olarak geçerli olacağı süre;
  • İlgili veri kategorisinin işlenme amacına bağlı olarak saklanmasının yaratacağı risk, maliyet ve sorumlulukların hukuken devam edeceği süre;
  • Belirlenecek azami sürenin ilgili veri kategorisinin doğru ve gerektiğinde güncel tutulmasına elverişli olup olmadığı;
  • Veri Sorumlusunun hukuki yükümlülüğü gereği ilgili veri kategorisinde yer alan kişisel verileri saklamak zorunda olduğu süre;
  • Veri Sorumlusu tarafından, ilgili veri kategorisinde yer alan kişisel veriye bağlı bir hakkın ileri sürülmesi için belirlenen zamanaşımı süresi,

dikkate alacaktır. Unutmamak gerekir ki, 25 Mart 2019 tarih ve 2019/81 sayılı ve 31 Mayıs 2019 tarih ve 2019/165 sayılı Kurul kararları gereği ölçülülük ilkesi uyarınca Veri Sorumlusu tarafından işlenen kişisel verilerin işleme amacı için gerekli olandan uzun süre tutulmamalıdır.

2.4.5. Veri Konusu Kişi Grupları

Veri konusu kişi grubu, kişisel verilerin hangi veri konusu kişi grupları için işlendiğine ilişkindir. Örnek olarak özlük dosyası veri kategorisi ile sadece çalışan ve stajyer kişi grupları eşleştirilirken, pazarlama veri kategorisi altında gruplanan veriler potansiyel ürün ve hizmet alıcısı, ürün ve hizmet alan kişi ve hatta ziyaretçi kişi grupları ile eşleştirilmektedir. Veri Sorumluları tarafından yapılacak KVKK uyum çalışması ile faaliyetler kapsamında işlenen kişisel verilerin hangi kişi veya kişi grupları ile ilgili olarak işlediğinin tek tek kişisel veri bazında belirlemesi gerekmektedir. Yapılacak bu eşleşmelerin büyük bir titizlikle gözden geçirilmesi gerektiği hallerde hem KVKK uyum metinlerinin hem de VERBIS kayıtlarının güncellenmesi gereklidir.

2.4.6. Yabancı Ülkelere Aktarılacak Bilgiler

Özellikle yabancı şirketlerde verilerin yurtdışına aktarılması gündeme gelebilmektedir. Bu husus Kanun’un 9. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre temel kural, kişisel verilerin yurtdışına aktarımında veri sahibinin açık rızasının aranmasıdır. Fakat açık rıza dışındaki hallerde, aktarımın yapılacağı ülkede yeterli korumanın bulunup bulunmamasına göre farklı hükümler getirilmiştir. Yeterli korumanın bulunduğu ülkelere ilgili kişinin kişisel verileri ayrıca açık rızası aranmaksızın aktarılabilecektir. Ancak maalesef Kurul yeterli korumanın bulunduğu ülkeler listesini halen ilan etmemiştir.

Kanun’un aynı maddesi, yeterli korumaya sahip olmayan ülkelere veri aktarımı için ise (i) Türkiye’deki ve ilgili yabancı ülkedeki Veri Sorumlularının yeterli bir korumayı yazılı olarak taahhüt etmeleri ve (ii) Kurulun izninin bulunması durumunda veri aktarılabileceğini belirtmiştir. Yine uygulama karşılaştığımız bir başka sorun, Kurum’a sunulan yazılı taahhütlere Kurum tarafından resmi cevap alınamamaktadır. Bu nedenle bu alanda yaşanan belirsizlikler devam etmektedir.

2.4.7. Veri Güvenliği Tedbirleri

Kanunun 12. maddesinin 1. fıkrasına göre Veri Sorumlusu; kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesini ve kişisel verilere hukuka aykırı olarak erişilmesini önlemek ve kişisel verilerin muhafazasını sağlamak amacıyla uygun güvenlik düzeyini temin etmeye yönelik gerekli her türlü teknik ve idari tedbirleri almak zorundadır. Bu tedbirlerden bir kısmı düşük maliyetler ve kısa çalışmalarla da sağlanabilecek türdendir. Dolayısıyla gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmaması sonucunda karşılaşılabilecek olası cezalar göz önünde bulundurulduğunda bu tedbirlerin faydası ortaya çıkacaktır. Nitekim 16 Mayıs 2019 tarih ve 2019/144 sayılı Kurul kararında Kurul 13 Mart 2018 tarihinde gerçekleşen ihlale ilişkin, şüpheli hareketlerden Veri Sorumlusunun Mart 2018 tarihinde haberdar olmasına rağmen ihlalin yaklaşık 2 ay sonra 7 Mayıs 2018 tarihinde tespit edildiği, bu durumun bir güvenlik açığı olduğu, öte yandan Şirket tarafından gerekli denetimlerin ve kontrollerin yapılmadığı tespit etmiştir. Kurul veri güvenliğini sağlamaya yönelik gerekli teknik ve idari ve tedbirleri almayan Veri Sorumlusu hakkında 450.000 Türk lirası idari para cezası uygulanmasına karar vermiştir.

Kişisel veri güvenliğine ilişkin idari tedbir adımları:

  • Mevcut risk ve tehditlerin belirlenmesi,
  • Çalışanların eğitilmesi ve farkındalık çalışmaları,
  • Kişisel veri güvenliği politikalarının ve prosedürlerinin belirlenmesi,
  • Kişisel verilerin ölçülülük ilkesi gereği mümkün olduğunca azaltılması,
  • Veri işleyenler ile ilişkilerin yönetimi,

olarak sayılabilecek iken teknik tedbirler ise:

  • Siber güvenliğin sağlanması,
  • Kişisel veri güvenliğini takibi (log kayıtlarının tutulması vb.),
  • Kişisel veri içeren fiziki ortamların çalınma, kaybolma, yangın, sel vb. risklere karşı güvenliğinin sağlanması,
  • Kişisel verilerin bulut sisteminde tutulması,
  • Bilgi teknolojileri sistemleri tedariki, geliştirme ve bakımı,
  • Kişisel verilerin yedeklenmesi

olarak sayılabilecektir.

Kanun’un 6. maddesinin 4. fıkrasında ise veri güvenliği tedbirlerine ek olarak özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesinde “Kurul tarafından belirlenen yeterli önlemlerin alınması” şart koşulmuştur. Bu maddede belirtilen yeterli önlemler Kurul tarafından 31 Aralık 2018 tarih ve 2018/10 No’lu Kurul kararında detaylı olarak belirtilmiştir. Çalışanlar ile gizlilik sözleşmesinin yapılması, veriler elektronik ortamda tutuluyor ise kriptografik anahtarların güvenli ve farklı ortamlarda tutulması, veriler fiziksel ortamlarda tutuluyor ise bu ortamların fiziksel güvenliğinin sağlanarak yetkisiz giriş çıkışların engellenmesi bu tedbirlere örnek olarak verilebilecektir.

Avrupa’daki otoriterlerin de kişisel verilerin korunması tedbirleri hususunda idari para cezaları uygulamaktan çekinmediğini görmekteyiz. Nitekim İngiltere’de yetkili otorite olan ICO’nun (Information Commisioner’s Office) Royal & Sun Alliance Insurance PLC (RSA) kararında 60.000 bine yakın kişinin kişisel verilerini içeren cihazın çalınması akabinde şirket £ 150.000 idari para cezasına çarptırılmıştır. ICO bu kararında cezalandırılan şirketin kişisel verilerin korunmasına yönelik gerekli tedbirleri almadığı kanaatine varmıştır. Dolayısıyla Veri Sorumlularının olası risklerini en aza indirmeleri için kişisel veri güvenliği tedbirleri mümkün olduğunca sıkı ve organize bir şekilde alması önem arz etmektedir.

2.5. Kişisel Verilerin Silinmesi, Yok Edilmesi veya Anonim Hale Getirilmesi

Kanun’un 7. maddesi 3. fıkrasına göre: “kişisel verilerin silinmesine, yok edilmesine veya anonim hale getirilmesine ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir”. Kişisel Verilerin Silinmesi, Yok Edilmesi veya Anonim Hale Getirilmesi Hakkında Yönetmelik tamamen veya kısmen otomatik olan ya da herhangi bir veri kayıt sisteminin parçası olmak kaydıyla otomatik olmayan yollarla işlenen kişisel verilerin silinmesi, yok edilmesi veya anonim hale getirilmesine ilişkin usul ve esasları belirlemek amacıyla çıkartılmıştır. İlgili Yönetmeliğin;

  • maddesinde, kişisel verilerin silinmesi, kişisel verilerin ilgili kullanıcılar için hiçbir şekilde erişilemez ve tekrar kullanılamaz hale getirilmesi işlemi olarak;
  • maddesinde, kişisel verilerin yok edilmesi, kişisel verilerin hiç kimse tarafından hiçbir şekilde erişilemez, geri getirilemez ve tekrar kullanılamaz hale getirilmesi işlemi olarak;
  • maddesinde, kişisel verilerin anonim hale getirilmesi, kişisel verilerin başka verilerle eşleştirilse dahi hiçbir surette kimliği belirli veya belirlenebilir bir gerçek kişiyle ilişkilendirilemeyecek hale getirilmesi olarak

tanımlanmıştır.

Bu yollardan her birisi için farklı teknikler mevcuttur. Örnek vermek gerekir ise ilgili kişisel veriyi anonimleştirmek için maskeleme, veri tüketme ve veri karması tekniklerine başvurulabilecektir.

Veri Sorumlusunun işlediği veriyi işleme nedeni ortadan kalktığında ilgili kişisel veriyi silmesi, yok etmesi veya anonim hale getirmesi gerekir. Kurul tarafından Veri Sorumlusuna bu yollardan herhangi birisini seçme zorunluluğu getirilmediğinden Veri Sorumlusu istediği yola başvurabilecektir. Veri Sorumlusunun bu yükümlülüğüne aykırı davranması halinde karşılaşacağı durumları suçlar ve kabahatler başlığı altında ele aldığımızdan burada tekrar etme gereği duymuyoruz.

  1. İLGİLİ KİŞİNİN HAKLARI

Kanunda kapsamında verileri korunan kişiler sadece gerçek kişilerdir ve kişisel verisi işlenen bu gerçek kişiyi ifade etmek için “ilgili kişi” [9] ifadesi kullanılmıştır. Kanun’un 11. maddesinde ilgili kişinin haklarına ver verilmiştir. Buna göre ilgili kişi:

  • Kişisel verilerinin işlenip işlenmediğini öğrenme,
  • Kişisel verileri işlenmişse buna ilişkin bilgi talep etme,
  • Kişisel verilerinin işlenme amacını ve bunların amacına uygun kullanılıp kullanılmadığını öğrenme,
  • Yurt içinde veya yurt dışında kişisel verilerin aktarıldığı üçüncü kişileri bilme,
  • Kişisel verilerin eksik veya yanlış işlenmiş olması hâlinde bunların düzeltilmesini isteme,
  • Kişisel verilerin silinmesini veya yok edilmesini isteme,
  • Kişisel verilerin düzeltilmesi, silinmesi veya yok edilmesine ilişkin işlemlerin kişisel verilerin aktarıldığı üçüncü kişilere bildirilmesini isteme,
  • İşlenen verilerin münhasıran otomatik sistemler vasıtasıyla analiz edilmesi suretiyle kişinin kendisi aleyhine bir sonucun ortaya çıkmasına itiraz etme,
  • Kişisel verilerin kanuna aykırı olarak işlenmesi sebebiyle zarara uğraması hâlinde zararın giderilmesini talep etme

haklarına sahiptir.

3.1. Veri Sorumlusuna Başvuru ve Başvuru Formu

Kanun’un 13. maddesinde Veri Sorumlusuna başvuru düzenlenmiştir. İlgili kişi yukarıda sayılan haklarına ilişkin taleplerde bulunmak için Veri Sorumlusuna başvuruda bulunabilecektir. Buna göre “ilgili kişi bu Kanunun uygulanmasıyla ilgili taleplerini yazılı olarak veya Kurulun belirleyeceği diğer yöntemlerle Veri Sorumlusuna iletir.”. Bu kapsamda Veri Sorumluları ilgili kişilerin başvuru haklarını kullanabilmeleri için fiziki ya da sanal bir adrese KVKK Uyum Metinlerinde yer vermek zorundadırlar. Buna ilişkin yükümlülüğü kapsamlı bir Başvuru Formu düzenleyerek yerine getirmek mümkündür.

Veri Sorumlusu tarafından başvuru hakkının kullanılması için Kanun’da ya da Veri Sorumlusuna Başvuru Usul ve Esasları Hakkında Tebliğ’de öngörülmeyen maddi bir külfet getirilmesinin ve ilgili kişinin bu şekilde yanlış yönlendirilmesi suretiyle ilgili kişinin başvuru yapma hakkının engellenmesi, ilgili Tebliğ’in 6. maddesinde sayılan hukuka uygunluk ve dürüstlük kuralına aykırıdır. Benzer bir durumda 1 Ekim 2019 tarih ve 2019/296 sayılı Kurul kararıyla Veri Sorumlusu bir operatör şirketi ilgili Tebliğ hükümlerine uyum konusunda azami dikkat ve özenin göstermesi hususunda talimatlandırılmıştır.

Başvurunun usul ve esasları Tebliğ’de belirtilmiştir. Veri Sorumlusu söz konusu başvuruyu ücretsiz olarak niteliğine göre en kısa sürede ve en geç 30 gün içerisinde sonuçlandıracaktır. Fakat ilgili Tebliğ’in 7. maddesi uyarınca ilgili kişinin başvurusuna yazılı olarak cevap verilecekse, on sayfanın üzerindeki her sayfa için 1 Türk lirası işlem ücreti alınabilecektir.

Maddenin 3. Fıkrası uyarınca “Veri Sorumlusu talebi kabul eder veya gerekçesini açıklayarak reddeder ve cevabını ilgili kişiye yazılı olarak veya elektronik ortamda bildirir. Başvuruda yer alan talebin kabul edilmesi hâlinde Veri Sorumlusunca gereği yerine getirilir.”.

Kanun, kişisel verilerin korunması kapsamındaki başvurular için kademeli bir başvuru usulü öngörmüştür. Buna göre Kurula Şikâyet başlığı altında detaylı olarak inceleyeceğimiz üzere Kanun’un 14. maddesinin 2. fıkrasına göre Veri Sorumlusuna başvuru yolu tüketilmeden Kurula başvuruda bulunulamayacaktır.

3.2. Kurula Şikâyet

Kanun’un 13. maddesinde yer verilen Veri Sorumlusuna şikâyet yolunu tüketen ilgili kişi Kanun’un 14. maddesi uyarınca Kurul’a şikayet yoluna başvurabilecektir. Kanun’un 14. maddesine göre ilgili kişinin başvurusunun reddedilmesi, başvurusuna verilen cevabın yetersiz bulunması veya süresinde başvurusuna cevap verilmemesi hallerinde; “ilgili kişi, Veri Sorumlusunun cevabını öğrendiği tarihten itibaren otuz ve her hâlde başvuru tarihinden itibaren altmış gün içinde Kurula şikâyette bulunabilir.”.

Belirtmek gerekir ki, Kanun’un 14. maddesinin 3. fıkrası uyarınca hakları zarara uğratılan ilgili kişinin genel hükümlere göre tazminat hakları saklı tutulmuştur. Başvuru yoluna gitmenin zorunlu, şikâyet yoluna gitmenin ise ihtiyari olması sebebiyle, başvurusu zımnen veya açıkça reddedilen ilgili kişinin bir yandan Kurula şikâyette bulunabilmesi, diğer yandan doğrudan adli veya idari yargı yoluna gidebilmesi mümkündür.

24 Ocak 2019 tarih ve 2019/9 sayılı Kurul kararına göre ilgili kişi, Veri Sorumlusunun cevabını öğrendiği tarihten itibaren otuz ve herhâlde başvuru tarihinden itibaren altmış gün içinde Kurula şikâyette bulunabilecektir.

3.3. Şikâyet Üzerine veya Re’sen İncelemenin Usul ve Esasları

Şikâyet üzerine veya re’sen incelemenin usul ve esasları Kanun’un 15. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili maddenin 1. fırkasına göre “Kurul, şikâyet üzerine veya ihlal iddiasını öğrenmesi durumunda resen, görev alanına giren konularda gerekli incelemeyi yapar.”. Dolayısıyla Kurul ilgili kişinin şikâyeti haricinde re’sen de inceleme yapabilmektedir.

Maddenin 2. fıkrasına göre 10 Kasım 1984 tarih ve 18571 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 3071 sayılı Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun’un 6. maddesinde belirtilen şartları taşımayan ihbar ve şikayetler dikkate alınmayacaktır.

Kanun’un 15. maddesinin 4. fıkrasına göre Kurul şikâyetten itibaren 60 gün içerisinde herhangi bir cevap vermezse şikâyet reddedilmiş sayılır. İlgili maddenin 5. fıkrası uyarınca ise “şikâyet üzerine veya resen yapılan inceleme sonucunda, ihlalin varlığının anlaşılması hâlinde Kurul, tespit ettiği hukuka aykırılıkların Veri Sorumlusu tarafından giderilmesine karar vererek ilgililere tebliğ eder. Bu karar, tebliğden itibaren gecikmeksizin ve en geç otuz gün içinde yerine getirilir.”.  Aynı maddenin 6. fıkrasına göre ise şikâyet üzerine veya resen yapılan inceleme sonucunda, Kanuna aykırı uygulamanın yaygın olduğu Kurul tarafından tespit edilirse ilgili kurum ve kuruluşların görüşü de alınmak suretiyle bu konuda ilke kararı alınır ve bu karar yayımlanır.

İlgili maddenin son fıkrası uyarınca ise “Kurul, telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve açıkça hukuka aykırılık olması hâlinde, veri işlenmesinin veya verinin yurt dışına aktarılmasının durdurulmasına karar verebilir.”.

  1. KİŞİSEL VERİLERİN İHLALİ

Kişisel Verileri Koruma Hukuku uyum çalışmaları kapsamında dikkatli olunması gereken bir diğer husus ise kişisel verilerin ihlali durumlarıdır. Kanun’un 12. maddesinin 5. fıkrası uyarınca işlenen kişisel verilerin kanuni olmayan yollarla başkaları tarafından elde edilmesi halinde, Veri Sorumlusu bu durumu en kısa sürede ilgilisine ve Kurul’a bildirecektir. Kurul 24 Ocak 2019 tarih ve 2019/10 sayılı Kurul kararında maddedeki en kısa süre ifadesinden 72 saat anlaşılması gerektiği hususunda açıklama getirmiştir.

Veri Sorumlusu kişisel verilerin hukuka aykırı yollarla üçüncü kişi tarafından elde edilmesi halinde 72 saat içerisinde “Kişisel Veri İhlal Bildirim Formunu” doldurarak Kurul’a iletmelidir. 18 Eylül 2019 tarih ve 2019/271 sayılı Kurul kararında ihlalin Kurul dışında ilgili kişiye de yapılması gerektiği belirtilmiş ve yapılacak bildirimin açık ve sade bir dille yapılması ve asgari olarak;

  • İhlalinin ne zaman gerçekleştiği,
  • Kişisel veri kategorileri bazında (kişisel veri / özel nitelikli kişisel veri ayrımı yapılarak) hangi kişisel verilerin ihlalden etkilendiği,
  • Kişisel veri ihlalinin olası sonuçları,
  • Veri ihlalinin olumsuz etkilerinin azaltılması için alınan veya alınması önerilen tedbirler,
  • İlgili kişilerin veri ihlali ile ilgili bilgi almalarını sağlayacak irtibat kişilerinin isim ve iletişim detayları ya da Veri Sorumlusunun web sayfasının tam adresi, çağrı merkezi vb. iletişim yolları

unsurlarına yer vermesi gerektiği belirtilmiştir.

16 Mayıs 2019 tarih ve 2019/144 sayılı Kurul kararında Kurul “en kısa sürede” bildirimde bulunma yükümlülüğüne aykırı hareket eden Veri Sorumlusuna 100.000 Türk lirası idari para cezası uygulanmasına karar vermiştir. Bu karar ve yukarıdaki açıklamalar göz önüne alındığında görülecektir ki, veri ihlallerinin en hızlı şekilde tespiti ve bu tespitin ardından gerek ilgili kişiye gerekse Kurul’a 72 saat içerisinde ihlalin bildirilmesi hayati önem taşımaktadır. Veri Sorumlusu tarafından veriler için gerekli idari ve teknik güvenlik tedbirlerin alınmasının yanında bu koşullara uyularak yapılacak bildirimler Veri Sorumlularının karşılaşabileceği olası idari para cezalarının önüne geçilmesini sağlayacaktır.

  1. SUÇLAR VE KABAHATLER

Kanun’da öngörülen yaptırımlar Suçlar ve Kabahatler olarak iki ayrı başlık altında düzenlenmiştir.  Kanun’un 17. maddesinde kişisel verilere ilişkin suçlar bakımından TCK 135-140. maddelerine atıf yapılmıştır.

TCK’nin 135. maddesine uyarınca hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilecektir. Maddenin 2. fıkrasında ise hukuka aykırı olarak kaydedilen kişisel verinin kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine, ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumu, suçun nitelikli hali olarak kabul edilmiş olup verilecek cezanın normalin %50 fazlası olacağı düzenlenmiştir. TCK m. 136’da ise kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişinin, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı düzenlenmiştir. TCK’nın 137. maddesinde ise 135 ve 136. maddelerde yer alan suçların nitelikli hallerine yer verilirken 138. madde de ise verileri yok etmeme suçu düzenlenmiştir. Buna göre “Kanunların belirlediği sürelerin geçmiş olmasına karşın verileri sistem içinde yok etmekle yükümlü olanlara görevlerini yerine getirmediklerinde bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası verilir.”. TCK 139. maddede ise şikâyet 140. maddede ise tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanması düzenlenmiştir.

Kanun’un 18. maddesinde aydınlatma yükümlülüğünün, veri güvenliğine ilişkin yükümlülüklerin ve Veri Sorumluları Siciline kayıt ve bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesini ve Kişisel Verileri Koruma Kurulu tarafından verilen kararlara uyulmamasını TCK kapsamı dışında tutarak kabahat sayılan eylemler olarak nitelendirmiştir. Söz konusu madde ile:

  • Kanun’un 10. maddesinde öngörülen aydınlatma yükümlülüğüne yerine getirmeyenler hakkında 5.000 Türk lirasından 100.000 Türk lirasına kadar,
  • Kanun’un 12. maddesinde öngörülen veri güvenliğine ilişkin yükümlülükleri yerine getirmeyenler hakkında 15.000 Türk lirasından 1.000.000 Türk lirasına kadar,
  • Kanun’un 15. maddesi uyarınca Kurul tarafından verilen kararları yerine getirmeyenler hakkında 25.000 Türk lirasından 1.000.000 Türk lirasına kadar,
  • Kanun’un 16. maddesinde öngörülen Veri Sorumluları Siciline kayıt ve bildirim yükümlülüğüne aykırı hareket edenler hakkında 20.000 Türk lirasından 1.000.000 Türk lirasına kadar,

idari para cezası verileceği düzenlenmiştir.

Veri Sorumlularının gerek TCK gerekse Kanun çerçevesinde cezalandırılmasının önüne geçilmesi için KVKK Mevzuatında öngörülen KVKK Uyum Çalışmalarının eksiksiz bir şekilde tamamlanması ve bunun haricinde Veri Sorumlusu çalışanlarının bu hususta en iyi şekilde eğitilerek gerekli tedbirlerin alınması önem taşımaktadır.

İŞBU BELGE MÜVEKKİLLERİMİZİN BİLGİLENDİRİLMESİ AMACIYLA HAZIRLANMIŞ OLUP, HUKUKİ TAVSİYE OLARAK DEĞERLENDİRİLEMEZ.

Daha fazla bilgi için lütfen iletişime geçiniz.

[1] 7 Nisan 2016 tarih ve ve 29677 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

[2] 28 Ekim 2017 tarih ve 30224 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

[3] 30 Aralık 2017 tarih ve 30286 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

[4] 10 Mart 2018 tarih ve 30356 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

[5] 10 Mart 2018 tarih ve 30356 sayılı Resmi  Gazete’de yayınlanmıştır.

[6] 26 Eylül 2004 tarih ve 25611 sayılı  Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

[7] 10 Mart 2018 tarih ve 30356 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış olan “Aydınlatma Yükümlülüğünün Yerine Getirilmesinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğ”

[8] Aydınlatma Yükümlülüğünün Yerine Getirilmesinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkında Tebliğ madde 3/1(a)

[9] Veri Sorumlusuna Başvuru Usul ve Esasları Hakkında Tebliğ’in 3. Maddesi 1. fıkrası (c) bendi

1 Temmuz 2020 Tarihinde Yürürlüğe Giren Kira Hükümleri Üzerine

Aşağıda yer verilen 6352 sayılı Kanun’un[1] 53. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun[2] (“TBK”) 323, 325, 331, 340, 342, 343, 344, 346 ve 354. maddelerinin yürürlüğü kiracının Türk Ticaret Kanununda tacir olarak sayılan kişiler ile özel hukuk ve kamu hukuku tüzel kişileri olduğu işyeri kiraları bakımından sekiz yıl süreyle ertelenmiştir:

Kiracının Türk Ticaret Kanununda tacir olarak sayılan kişiler ile özel hukuk ve kamu hukuku tüzel kişileri olduğu işyeri kiralarında, 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 323, 325, 331, 340, 342, 343, 344, 346 ve 354 üncü maddeleri 1/7/2012 tarihinden itibaren 8 yıl süreyle uygulanmaz. Bu halde, kira sözleşmelerinde bu maddelerde belirtilmiş olan konulara ilişkin olarak sözleşme serbestisi gereği kira sözleşmesi hükümleri tatbik olunur. Kira sözleşmelerinde hüküm olmayan hallerde mülga Borçlar Kanunu hükümleri uygulanır.

Bu düzenlemeler 01.07.2020 tarihinde yukarıda betimlenen kira ilişkileri bakımından yürürlüğe girmiş olup bu çalışma, uygulama alanı genişleyen bu düzenlemelerden her birinin genel hatlarıyla açıklanmasına yöneliktir.

  1. “Kira İlişkisinin Devri” kenar başlığını taşıyan TBK m. 323:

Anılan düzenleme şu şekilde ele alınmıştır:

“Kiracı, kiraya verenin yazılı rızasını almadıkça, kira ilişkisini başkasına devredemez. Kiraya veren, işyeri kiralarında haklı sebep olmadıkça bu rızayı vermekten kaçınamaz.

Kiraya verenin yazılı rızasıyla kira ilişkisi kendisine devredilen kişi, kira sözleşmesinde kiracının yerine geçer ve devreden kiracı, kiraya verene karşı borçlarından kurtulur.

İşyeri kiralarında devreden kiracı, kira sözleşmesinin bitimine kadar ve en fazla iki yıl süreyle devralanla birlikte müteselsilen sorumlu olur.

Taşınır kiralarının yanı sıra taşınmaz kiralarında ve bu bağlamda konut ve işyeri kiralarında da uygulama alanı bulan TBK. m. 323’te kira ilişkisinin devri düzenlenmektedir. Sadece kiracı tarafın değişmesine dair kira ilişkisinin devrine dair olan bu düzenleme TBK. m. 205’de düzenlenen sözleşmenin devrinin özel bir görünümünü teşkil etmektedir[3].

Kira ilişkisinin devri iki şekilde gerçekleşebilir. Bunlardan ilki kiracı, kiraya veren ve yeni kiracı arasında devre ilişkin üç taraflı bir sözleşme yapılmasıdır. Buna ilaveten kira ilişkisinin ilişkiyi devreden kiracı ile devralan kiracı arasında yapılan anlaşmaya kiraya verenin onay vermesi suretiyle de devri mümkündür.  “Kiracı, kiraya verenin yazılı rızasını almadıkça, kira ilişkisini başkasına devredemez” şeklinde kaleme alınmış TBK. m. 323 / f. 1, c. 1 anılan ikinci devir şeklini özel olarak düzenlemiştir.  Anılan düzenleme uyarınca kiraya verenin yazılı onayı olmaksızın kira ilişkisinin devri halinde bu devir sözleşmesi askıda hükümsüz olacaktır[4].  Devir sözleşmesinin geçerliliği açısından kanunî şart niteliğinde bulunan bu onayı verip vermeme konusunda kiraya veren serbest olmakla birlikte devredilen kira ilişkisinin işyeri kirası olması durumunda kiraya verenin onay vermekten kaçınması ancak haklı sebep temelinde gerçekleşebilecektir. Haklı sebebin varlığı her bir somut olayın durum ve koşulları göz önüne alınarak TMK. m. 4 uyarınca hâkim tarafından takdir edilecektir. Bu noktada belirtmek gerekir ki, doktrinde kiracının yaptığı devir sözleşmesi hakkında kiraya verene bilgi verme yükümlülüğünün bulunduğu ve işyeri kirasının devri halinde kiracıdan bilgi talep edilmesine rağmen onun bu yükümlülüğünü ihlal etmesinin kiraya verenin bu devre onay vermekten kaçınması açısından haklı sebep teşkil edebileceği örnek olarak verilmektedir[5].

TBK. m. 323 / f. 2’de kiraya verenin yazılı rızasıyla kira ilişkisi kendisine devredilen kişinin, kira sözleşmesinde kiracının yerine geçeceği ve devreden kiracının, kiraya verene karşı borçlarından kurtulacağı belirtilmiştir. Yukarıda da belirtildiği üzere, kira ilişkisinin devri TBK. m. 205’de düzenlenen sözleşmenin devrinin bir özel görünümüdür. Bu fıkra da esas itibarıyla sözleşmenin devrinin sonuçlarını belirtmektedir. Kira ilişkisinin devri esas itibarıyla devir sözleşmesinin kurulmasıyla hüküm ifade edecektir[6]. Devrin hüküm doğurmasıyla birlikte kiracı kira sözleşmesinden doğan bütün haklarını kaybedecek ve bütün borçlarından da kural olarak kurtulacaktır[7].

TBK. m. 323 / f. 3’te ise işyeri kiraları açısından ise devreden kiracının sorumluluğunun bir süre daha devam etmesi düzenlenmiştir. Bu içeriğiyle malvarlığı ile işletmenin devralanmasına dair TBK. m. 202’yi bir ölçüde anımsatan bu düzenleme uyarınca devirden itibaren kiracı, kira sözleşmesinin bitimine kadar ve en fazla iki yıl süreyle devralanla birlikte müteselsilen sorumlu olacaktır.  Örnek vermek gerekirse bitimine henüz 5 yıl bulunan bir işyeri kira ilişkisinin devri söz konusu olursa devreden kiracının sorumluluğu bu sürenin (5 yıl) bitmesinin beklenmesine gerek olmaksızın devirden itibaren 2 yılın geçmesiyle sona erecektir. Kanundan doğan müteselsil sorumluluk ancak kiraya verenin rızasıyla bertaraf edilebilecektir.  Ayrıca belirtmek gerekir ki, müteselsil sorumluluğun süresinin devreden kiracıyla kiraya verenin anlaşmasıyla devreden kiracı aleyhine arttırılmasında bir sakınca yoktur[8].

  1. Kiralananın sözleşmenin bitiminden önce geri verilmesi” kenar başlığını taşıyan TBK m. 325

Anılan düzenleme şu şekildedir:

Kiracı, sözleşme süresine veya fesih dönemine uymaksızın kiralananı geri verdiği takdirde, kira sözleşmesinden doğan borçları, kiralananın benzer koşullarla kiraya verilebileceği makul bir süre için devam eder. Kiracının bu sürenin geçmesinden önce kiraya verenden kabul etmesi beklenebilecek, ödeme gücüne sahip ve kira ilişkisini devralmaya hazır yeni bir kiracı bulması hâlinde, kiracının kira sözleşmesinden doğan borçları sona erer.

Kiraya veren, yapmaktan kurtulduğu giderler ile kiralananı başka biçimde kullanmakla elde ettiği veya elde etmekten kasten kaçındığı yararları kira bedelinden indirmekle yükümlüdür.

Bu nispi emredici nitelikte hüküm[9] ile kira ilişkisini sözleşme süresine ve fesih dönemine uymadan sona erdiren kiracının sorumluluğu düzenlenmiştir. Esas itibarıyla, kiracı kiralananın erken iadesiyle[10] kira sözleşmesini haksız olarak feshetmektedir. Bundan dolayı kiracının kira sözleşmesinden doğan borçlarının makul süre içerisinde devam etmesi sonucunda yapması gereken ödeme ise esasen kiraya verenin bu haksız fesihten dolayı uğradığı olumlu zararın tazmini niteliğindedir[11]. İade anından on yıllık zamanaşımına tabi olan bu tazminat borcu[12] TBK. m. 325 / f. 1, c. 2 çerçevesinde şayet kiracı makul süre geçmeden evvel ödeme gücüne sahip ve kira ilişkisini devralmaya hazır yeni kiracı bulursa, sona erecektir. Yargıtay 818 sayılı Borçlar Kanunu döneminde de erken tahliye halinde, kiracının ödeyeceği tazminatın kiralananın aynı koşullarla yeniden kiraya verilebileceği makul süre ile sınırlı olduğu yönünde kararlar vermekteydi[13]. Bununla birlikte kanun koyucu her ne kadar Yargıtay’ın uygulamasını genel hatlarıyla kanun hükmü hâline getirdiyse de Yargıtay kararlarında sıklıkla kullanılan “aynı koşullarla” ifadesi yerine “benzer koşullarla” söz öbeğini tercih etmiştir. Bu durum kiracının sorumluluğunun sona ermesi açısından kiralananın benzer koşullarda kiraya verilmesinin yeterli olacağı sonucu doğuracaktır.

Bir mahsup hükmü olan ikinci fıkrada ise uygun şekilde kiraya verenin, yapmaktan (karşılamaktan) kurtulduğu giderler ile kiralananı başka biçimde kullanmakla elde ettiği veya elde etmekten kasten kaçındığı yararları kira bedelinden indirmekle yükümlü olduğu düzenlenmiştir.

  1. “III. Olağanüstü fesih”, “1. Önemli Sebepler” kenar başlığını taşıyan TBK m. 331:

Anılan düzenleme şu şekilde düzenlenmiştir:

Taraflardan her biri, kira ilişkisinin devamını kendisi için çekilmez hâle getiren önemli sebeplerin varlığı durumunda, sözleşmeyi yasal fesih bildirim süresine uyarak her zaman feshedebilir.

Hâkim, durum ve koşulları göz önünde tutarak, olağanüstü fesih bildiriminin parasal sonuçlarını karara bağlar.

Olağanüstü fesih bir sürekli borç ilişkisinde ortaya çıkan ve taraflardan sürekli borç ilişkisinin devamını beklenemez hale getiren haklı sebep temelinde sözleşmenin, taraflardan birinin diğer tarafa varması gereken irade beyanı yoluyla derhâl sona erdirilmesidir. Haklı sebep TMK. m. 4 uyarınca hâkim tarafından takdir edilecektir. Tanımdan da anlaşılacağı üzere olağanüstü feshi olağan fesihten ayıran en önemli özellik, bu tek taraflı hukuki işlemin sözleşmeyi derhâl sona erdirmesidir. Bununla birlikte kira sözleşmesinin olağanüstü feshinde bu özellikli durum bulunmamakta; sona erme olağanüstü fesih beyanının karşı tarafa vardığı anda değil varma üzerine işleyen yasal fesih bildirim süresinin bitimiyle kural olarak ileriye etkili sonuç doğurmaktadır. Bu aşamada hükmün atıfta bulunduğu düzenlemelerden belirsiz süreli “taşınmaz ve taşınır kira yapılarında” yasal fesih bildirim sürelerini düzenleyen TBK. m. 329’u zikretmek gerekir. Anılan düzenleme şu şekildedir:

“Taraflardan her biri, bir taşınmaza veya taşınır bir yapıya ilişkin kira sözleşmesini yerel âdette belirlenen kira döneminin sonu için veya böyle bir âdetin bulunmaması durumunda, altı aylık kira döneminin sonu için, üç aylık fesih bildirim süresine uyarak feshedebilir.”

Bu noktada belirtmek gerekir ki, kanun koyucu TBK. m. 331 / f. 1’de sadece yasal fesih bildirim sürelerine uyulmasını aramış olmakla birlikte fesih dönemlerine uymak zorunluluğu düzenlememiştir. Düzenlemedeki “her zaman” ifadesi bunun göstergesidir[14].

Düzenlemenin ikinci fıkrasında olağanüstü fesih sonucu ortaya çıkacak olan parasal sonuçların somut olayın durum ve koşulları dikkate alınarak hâkim tarafından tespit edileceği belirtilmektedir. Bu bağlamda hâkim, önemli sebep oluşturan olay ya da olgunun hangi taraf açısından ortaya çıktığı, buna sebep olan tarafın kusurunun bulunup bulunmadığı, sebep olan taraf kusursuz ise feshin bir taraf bakımından ağır sonuçlar doğurup doğurmadığı ve tarafların iktisadi durumlarını dikkate alarak karar verecektir[15].

TBK. m. 331 emredici nitelikte olup, taraflar aralarında yapacakları anlaşma ile önemli sebeple fesih hakkını kaldıramaz ya da sınırlayamazlar. Bununla birlikte tarafların bazı olgu ya da olayların önemli sebep olarak kabul edileceğini sözleşmede kararlaştırmalarına bir engel bulunmamaktadır[16].

Konut ve Çatılı İşyeri Kiraları

  1. “Bağlantılı Sözleşme” kenar bağlığını taşıyan TBK m. 340:

Anılan düzenleme şu şekildedir:

Konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin kurulması ya da sürdürülmesi, kiracının yararı olmaksızın, kiralananın kullanımıyla doğrudan ilişkisi olmayan bir borç altına girmesine bağlanmışsa, kirayla bağlantılı sözleşme geçersizdir.

Bu düzenlemeye göre konut ve çatılı işyeri kiralarının kurulması ya da sürdürülmesi kiracının yararı olmaksızın, kiralananın kullanımıyla doğrudan ilişkisi olmayan bir borç altına girmesine bağlanmışsa, bağlantılı sözleşme olarak adlandırılan bu sözleşme kesin hükümsüzlükle sakattır. Özellikle alışveriş merkezi ve iş merkezlerinde karşılaşılan kiraya verenin kiracıya kiralananın kullanımı ile ilgili olmayan bir borcu dayatması sorununa yönelik olarak düzenlenmiş bu hüküm emredici nitelik taşımaktadır.

Bağlantılı sözleşme yasağından söz edebilmek için, öncelikle kira sözleşmesine yabancı bir edimin taraflarca kararlaştırılmış olması ve bağlantılı sözleşmenin ister kira sözleşmesinde bir yan edim olarak isterse de kira sözleşmesinden ayrı bir sözleşmede kararlaştırılmış olsun kira sözleşmesinin olmazsa olmazı niteliğinde olması gerekir[17].

Bağlantılı sözleşme yasağının uygulama alanını tespit edebilmek için ilk olarak bağlantılı sözleşmenin mevcudiyetinin tespiti gerekmektedir. Bunun varlığı açısından önem taşıyan, kira sözleşmesi ile kararlaştırılan yan edim arasında açık ya da örtülü sıkı bağlantının bulunmasıdır. Bu takdir edilirken her somut olayın durum ve koşullarının göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bu noktada kira sözleşmesinde yabancı edime yer verilmiş olması ya da kira sözleşmesi ile ondan ayrı yapılmış bağlantılı sözleşmenin aynı tarihli olması özellikle bağlantılı sözleşmenin varlığı açısından önemli belirtilerdir[18].

Sıkı bağlantının tespiti TBK. m. 340’ın uygulanması açısından tek başına yeterli olmayıp, bağlantılı sözleşmeyle kiracının kiralananın doğrudan kullanımıyla ilgili olmayan bir borca girmiş olması gerekmektedir. Kullanıma ilişkin yan borçlar, rekabet etmeme yükümlülüğü, kiracının kendi kiraladığı yeri sigortalama zorunluluğu,  alışveriş merkezi ya da iş merkezi kiralamalarında görülen kiracıya ücret karşılığı otoparkta yer tahsisine ilişkin sözleşmeler, sekreterlik hizmeti, temizlik hizmeti ya da internet hizmeti gibi hizmetlerin kullanıma bağlı olarak ek ücretin talep edildiği hazır ofis kira sözleşmeleri bu yasak kapsamında değerlendirilemez. Bununla birlikte kiracının önceki kiracının bıraktığı eşyaları satın almaya zorlanması ya da kiracının kiralayana karşı kiralananı satın alma yükümü altına girmesi TBK. m. 340 uyarınca kesin hükümsüzlükle sakattır[19].

Son olarak bağlantılı sözleşme yasağından bahsedebilmek için kiracının kiralananın doğrudan kullanımıyla ilgili olmayan borcun kiracının yararına olmaması gerekmektedir. Bu noktada tespit edilmesi güç olsa da bağlantılı sözleşme yapma talebinin kiracıdan gelmesi kiracının bağlantılı sözleşme yapılmasında yararı olduğuna dair bir emare olabilir. Bununla birlikte özellikle kiracının borcunun kiralananın kullanımıyla doğrudan ilgili olsa dahi eğer edimler arası dengesizlik söz konusu ise ya da bir hizmetin ya da malın belirli bir kişiden alınması zorunlu kılınmış ise kiraya veren tarafından kiracıya dayatmada bulunulduğu kabul edilecek ve borç kiralananın kullanımıyla doğrudan ilgili olsa dahi TBK. m. 340 uyarınca kesin hükümsüz olacaktır[20].

Bağlantılı sözleşme yasağı kapsamında değerlendirilen sözleşmelerin mutlaka kiracı ve kiraya veren arasında kurulması gerekli değildir. Yukarıdaki şartları taşıyan ve kiracı ile üçüncü kişi arasında gerçekleşen sözleşmeler de bağlantılı sözleşme yasağına aykırılıktan kesin hükümsüzlük yaptırımı ile karşılaşabilir[21].

TBK. m. 340. açıkça “kirayla bağlantılı sözleşmenin” geçersizliğinden bahsetmektedir. Başka deyişle buradaki hükümsüzlük zorunlu kısmi hükümsüzlüktür. Bu noktada önemli olan husus bağlantılı sözleşme yasağına aykırılık halinde TBK. m. 27 / f. 2, c. son’un uygulama alanı bulamayacak olmasıdır. Diğer bir ifadeyle bu düzenleme uyarınca kiraya verenin bağlantılı sözleşmenin geçersiz olduğunu bilse idi kira sözleşmesini de yapmayacağını ileri sürmesi mümkün değildir. Bunun yanında geçersizliği sadece bağlantılı sözleşme hükümleri ile sınırlı tutarak kira sözleşmesinin aynı koşullarda devam edeceğini kabul etmek TBK m. 340 hükmünün amacı ile bağdaşmayacaktır. Şöyle ki, kimi durumlarda kira bedeli gerek kira sözleşmesi gerekse bağlantılı sözleşme için bir bütün olarak kararlaştırılmış olabilir. Bu durumda bedelden indirime gidilmesi gerekir. Ayrıca bağlantılı sözleşme yasağına aykırılık halinde kiracının kiraya verenden culpa in contrahendo temelinde olumsuz zararın tazminini talep edebileceği (özellikle sözleşme kurma masrafları) kabul edilmektedir[22].

  1. “Kiracının güvence vermesi” kenar bağlığını taşıyan TBK m. 342

Anılan düzenleme şu şekildedir:

Konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmeyle kiracıya güvence verme borcu getirilmişse, bu güvence üç aylık kira bedelini aşamaz.

Güvence olarak para veya kıymetli evrak verilmesi kararlaştırılmışsa kiracı, kiraya verenin onayı olmaksızın çekilmemek üzere, parayı vadeli bir tasarruf hesabına yatırır, kıymetli evrakı ise bir bankaya depo eder. Banka, güvenceleri ancak iki tarafın rızasıyla veya icra takibinin kesinleşmesiyle ya da kesinleşmiş mahkeme kararına dayanarak geri verebilir.

Kiraya veren, kira sözleşmesinin sona ermesini izleyen üç ay içinde kiracıya karşı kira sözleşmesiyle ilgili bir dava açtığını veya icra ya da iflas yoluyla takibe giriştiğini bankaya yazılı olarak bildirmemişse banka, kiracının istemi üzerine güvenceyi geri vermekle yükümlüdür.

Konut ve çatılı işyeri kiraları bakımından sevk edilen bu hükmün uygulama alanı güvence olarak para ve kıymetli evrak verilmesine ilişkindir. Aksi kararlaştırılmamış olduğu müddetçe kira sözleşmesinden doğan bütün borçlar için teminat teşkil ettiği kabul edilen güvencenin ne zaman verileceğine dair herhangi bir sınırlamanın öngörülmediği bu hükümde[23] güvence bedeline ilişkin iki temel kısıtlama getirilmiştir. Bunlardan ilki güvence bedelinin (depozito) miktarına; ikincisi ise kiracı ve kiraya verenin güvence bedeli üzerinde tasarrufta bulunma serbestine ilişkindir.

Anılan hükmün ilk fıkrasında güvence miktarının üç aylık kira bedelini aşamayacağını düzenlenmektedir. Bu miktar tespit edilirken kira sözleşmesinin kurulduğu an esas alınacaktır. Kanunda özel olarak düzenlenmiş alacak rehni niteliğindeki güvence bedelinin kanundaki yasal sınırı aşan miktarda kararlaştırılması durumunda yasal sınırı aşan kısım zorunlu kısmi hükümsüzlük temelinde geçersiz olacak ve bu kısmın iadesi talep edilebilecektir[24].

TBK. m. 342’de kanuna uygun şekilde tespit edilen depozito bedelin vadeli bir tasarruf hesabına yatırılmasının düzenlenmiştir. Bu hüküm, Yargıtay’ın güvence bedelinin özellikle enflasyon karşısında değer kayıplarını engellemek için  “ortalama faiz getiren bir banka hesabına yatırılması”nın bir önlem olarak zikrettiği içtihatları ile uyumludur[25]. Bu hesap kiracı tarafından kendisi adına açılacaktır[26].

Bu hükümle getirilen diğer bir sınırlama ise kiracı ve kiraya verenin güvence bedeli üzerinde tasarruf edebilmelerine yöneliktir. Daha açık ifade etmek gerekirse gerek kiraya verenin güvenceden kesinti yapma hakkı gerekse de kiracının güvence üzerinde serbestçe tasarruf hakkı belirli şartlara bağlanmıştır. Bunlara dair özel durumlara geçmeden belirtmek gerekir ki, her şeyden önce, TBK. m. 342 / f. 2, c. 2 uyarınca tarafların birlikte hareket etmeleri ve içlerinden birine güvence bedelini bankadan almak konusunda izin vermeleri mümkündür. Bunun dışında bazı şartların gerçekleşmesi halinde de kiraya verenin veya kiracının güvence üzerinde serbestçe tasarrufta bulunma hakları mevcuttur. Bu bağlamda kiraya verenin güvenceden kesinti yapabilmesi kesinleşmiş bir icra takibinin ya da mahkeme kararının mevcudiyetini gerektirmekte iken kiracının bu güvence üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabilmesi kiraya veren tarafından bir dava açılmaksızın ya da icra ya da iflâs yoluyla takip başlatılmaksızın kira sözleşmesinin bitiminden itibaren üç aylık sürenin geçmesine bağlıdır. Böylece hüküm hem kiracının depozitoyu geri alabilmesinin, hem de kiraya verenin depozitodan kesinti yapabilmesinin şartlarını düzenlemiş olmaktadır[27].

Son olarak belirtmek gerekir ki, güvence verme borcunun yerine getirilmemesi sözleşmenin feshine yönelik herhangi bir hak vermeyecektir[28].

  1. “E. Kira Bedeli” “ 1. Genel Olarak” kenar başlığını taşıyan TBK m. 343:

Anılan düzenleme şu şekildedir:

Kira sözleşmelerinde kira bedelinin belirlenmesi dışında, kiracı aleyhine değişiklik yapılamaz.

Bilindiği üzere, TBK. m. 347 / f. 1 uyarınca konut ve çatılı işyerlerinde belirli süreli kira sözleşmesinin süresinin sona ermesinden en az on beş gün öncesine kadar kiracının aksi yönde bir irade beyanı olmadıkça kira sözleşmesi aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılacaktır. Böylelikle kira sözleşmesinin aynı koşullarla korunması amaçlanmışsa da bu durumun istisnası kira bedelidir. Enflasyon olgusu sebebiyle kira bedelinin uzama süresinde de aynı kalacağının kabulü mümkün değildir. Dolayısıyla burada kiracı aleyhine değişiklik yapılama yasağının bir istisnası olarak kira bedelinin belirlenmesi karşımıza çıkmaktadır[29]. Fakat bu hüküm tekrar yürürlüğe girmesi uygulama açısından bir değişikliğe sebebiyet vermeyecektir. Şöyle ki, benzer nitelikte emredici bir düzenleme 6570 sayılı Kanun’un 9. maddesinde de mevcuttur.

  1. “E. Kira Bedeli” “ Belirlenmesi” kenar başlığını taşıyan TBK m. 344:

Anılan düzenleme şu şekildedir:

Tarafların yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmaları, bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla geçerlidir. Bu kural, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde de uygulanır.

Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılmamışsa, kira bedeli, bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla hâkim tarafından, kiralananın durumu göz önüne alınarak hakkaniyete göre belirlenir.

Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın, beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen kira sözleşmelerinde ve bundan sonraki her beş yılın sonunda, yeni kira yılında uygulanacak kira bedeli, hâkim tarafından tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranı, kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutularak hakkaniyete uygun biçimde belirlenir. Her beş yıldan sonraki kira yılında bu biçimde belirlenen kira bedeli, önceki fıkralarda yer alan ilkelere göre değiştirilebilir.

Sözleşmede kira bedeli yabancı para olarak kararlaştırılmışsa 20/2/1930 tarihli ve 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun hükümleri saklı kalmak şartıyla, beş yıl geçmedikçe kira bedelinde değişiklik yapılamaz. Ancak, bu Kanunun, “Aşırı ifa güçlüğü” başlıklı 138 inci maddesi hükmü saklıdır. Beş yıl geçtikten sonra kira bedelinin belirlenmesinde, yabancı paranın değerindeki değişiklikler de göz önünde tutularak üçüncü fıkra hükmü uygulanır.

İlk fıkraya göre tarafların yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmaları, bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla geçerlidir. Önemle vurgulamak gerekir ki, bu fıkranın ikinci cümlesinde “Bu kural, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde de uygulanır.” denilmek suretiyle sadece yenilenen kira dönemlerindeki değil, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde sözleşme süresi içerisindeki artışların geçerliliği de TBK. m. 344 / f. 1’deki kurala tâbi kılınmıştır[30]. Gerek yenilenen kira dönemlerinde gerekse de sözleşme süresi içerisindeki artışların TBK. m. 344 / f. 1’deki oranı aşması halinde kanuni sınırı aşan kısım hükümsüz kabul edilecek ve artış oranı bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranı ile sınırlı olacaktır.

İkinci fıkraya göre ise taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılmamışsa, kira bedeli, bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla hâkim tarafından, kiralananın durumu göz önüne alınarak hakkaniyete göre belirlenecektir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, taraflar arasında yenilenen kira dönemleri bakımından bir anlaşmanın bulunmaması halinde bu dönemler için kira bedeli hâkim tarafından belirlenecektir. Bununla birlikte hâkimin bu konudaki takdir yetkisi hem miktar açısından hem de bedelin belirlenmede dikkate alması gereken maddî kıstaslar bakımından sınırlandırılmıştır. Bu bağlamda hâkim kira bedelini bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranını aşmayacak şekilde kiralananın durumunu da göze alarak hakkaniyete göre belirleyebilecektir. Burada dikkat edilmesi gereken kavram “kiralananın durumu”dur. Taşınmazın durumundan anlaşılması gereken taşınmaza ait olgular olup, emsal kira bedellerine dair bir değerlendirmede bulunmaktan kaçınılmalıdır[31] 

Üçüncü fıkrada ise beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen kira sözleşmelerinde ve bundan sonraki her beş yılın sonunda, yeni kira yılında uygulanacak kira bedelinin, hâkim tarafından tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranı, kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutularak hakkaniyete uygun biçimde belirleneceği düzenlenmektedir. Hâkim bu fıkradaki şartların gerçekleşmesi halinde kira bedelini belirlerken tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını, kiralananın durumunu ve emsal kira bedellerini göz önünde tutarak hakkaniyete göre karar verecektir. Düzenlemede kira bedeli belirlenirken hâkim tarafından göz önünde bulundurulacak hususlar değerlendirildiğinde kanun koyucunun bu fıkra uyarınca hâkime rayiç kira bedelini belirleme yetkisi tanıdığı görülmektedir[32]. Bu fıkranın ikinci cümlesinde ise her beş yıldan sonraki kira yılında bu biçimde belirlenen kira bedelinin, önceki fıkralarda yer alan ilkelere göre değiştirilebileceği belirtilmektedir.

Son fıkrada ise Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun[33] ve “Aşırı ifa güçlüğü” başlıklı Türk Borçlar Kanunu’nun 138 inci maddesi hükmü hükümleri saklı kalmak kaydıyla,  yabancı para olarak kararlaştırılan kira bedelinde beş yıl geçmedikçe değişiklik yapılamayacağı düzenlenmiştir. Bu fıkranın son cümlesinde ise beşinci yılın sonunda taraflardan her birinin rayiç kira bedelinin tespitini talep edebileceği ve böylelikle bu nitelikteki kira bedellerinde de artışın gerçekleşebileceği düzenlenmiştir[34].

  1. “Kiracı aleyhine düzenleme yasağı” kenar başlığını taşıyan TBK m. 346:

Anılan düzenleme şu şekildedir:

Kiracıya, kira bedeli ve yan giderler dışında başka bir ödeme yükümlülüğü getirilemez. Özellikle, kira bedelinin zamanında ödenmemesi hâlinde ceza koşulu ödeneceğine veya sonraki kira bedellerinin muaccel olacağına ilişkin anlaşmalar geçersizdir.

Kiracı lehine emredici hükümler içeren bu maddenin ilk cümlesinde kiracının kira bedeli ve yan giderler dışında başka bir ödeme yükümlülüğünün getirilemeyeceği belirtilmiş; ikinci cümlede ise kira bedelinin zamanında ödenmemesi halinde ceza koşulu ödeneceğine veya sonraki kira bedellerinin muaccel olacağına (muacceliyet koşulu) ilişkin anlaşmaların geçersiz olduğu düzenlenemeyeceği öngörülmüştür. Bu düzenlemenin kenar başlığı “kiracı aleyhine düzenleme yasağı” olsa da esasen bu düzenleme kiracıya maddede sayılanlar dışında bir “ödeme yükümlülüğü” yüklenemeyeceğini konu etmektedir. Dolayısıyla ödeme içermeyen (taşınmazın sadece doktor muayenesi olarak kullanılması vb.) yükümlülükler kiracıya yüklenebilecektir.

TBK. m. 346’nın ilk cümlesinde kira bedeli ve yan giderler dışında başka bir ödeme yükümlülüğünün kiracıya yüklenemeyeceği düzenlenmiştir. Düzenlemenin uygulama alanının belirlenebilmesi açısından kanunda tanımı yapılmamış “yan giderler” kavramının incelenmesi gerekmektedir. Doktrinde “yan giderler” kiralananın kullanımı ile ilgili olarak kiraya veren veya üçüncü kişiler tarafından yapılan harcamalar şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere kiralananla dolaylı ilgili olarak yapılan harcamalar bu kapsama girmeyecektir. Örnek vermek gerekir ise alışveriş merkezlerinde ortak gider olarak ifade edilen bedelin bir kısmı yan gider olarak kabul edilebilecekken bir kısmı (tanıtım ve reklam giderleri) ise yan gider kapsamında değerlendirilemeyecektir[35]. Bu düzenlemenin kapsamıyla ilgili olarak belirtilmesi gereken diğer bir husus ise bu düzenlemenin dar yorumlanması gerektiğidir. Bu bağlamda yalnızca kira sözleşmesinde bulunması olağan olmayan yükümlülüklerin bu yasak kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Özellikle güvence bedeli ve diğer teminatların verilmesi yükümlülüğü, bir yan gider olmamasına rağmen, bu hükmün kapsamına girmeyecektir[36].

İncelenmesi gereken bir diğer hüküm ise TBK. m. 346’nın ikinci cümlesidir. Bu cümle ile tahliye sebeplerinin sınırlı sayıda olması ilkesinin etkisiz hale getirilmesinin engellenmesi amaçlanmıştır. Öncelikle, bu cümlenin ceza koşuluna ilişkin kısmını incelemek gerekir. Düzenlemeden de anlaşılacağı üzere yasaklanan “ kira bedelinin zamanında ödenmemesi hâlinde ceza koşulu ödeneceğine” ilişkin sözleşme kayıtlarıdır. Dolayısıyla hükmün ceza koşuluna ilişkin kısmının geniş yorumlanmaması ve ödememe haline ilişkin olmayan cezai şartların geçerli sayılması gerekir. Bu bağlamda kiralananın sözleşme süresi sonunda tahliye edileceğini dair verilen yazılı taahhütte belirlenecek olan ceza koşulunun bu hüküm çerçevesinde yasaklanması mümkün değildir[37]. Cümlenin diğer kısmında ise muacceliyet koşulları da yasaklanmıştır. Muacceliyet koşulları, bir kira bedelinin ödenmemesi hâlinde, o kira dönemine ilişkin tüm kira bedellerinin doğup muaccel olacağına ilişkin sözleşme kayıtlarıdır. Bu tür kayıtların da artık kesin hükümsüzlükle sakat olacağında ve hüküm doğurmayacağında şüphe yoktur.

TBK. m. 346’ya aykırı olarak düzenlenen yükümlülüklerin sözleşmenin kurulması sırasında veya sonradan yerine getirilmesi durumunda kiracı ödediği bu tutarları sebepsiz zenginleşme kapsamında talep edebilecektir[38].

  1. “Dava sebeplerinin sınırlılığı” kenar başlığını taşıyan TBK m. 354:

Anılan düzenleme şu şekildedir:

Dava yoluyla kira sözleşmesinin sona erdirilmesine ilişkin hükümler, kiracı aleyhine değiştirilemez.

Bu hüküm ile kanun tarafından öngörülmeyen sona erme sebeplerinin dışında bir düzenlemenin kiracı aleyhine değiştirilemeyeceği düzenlenmiştir. Nispi emredici nitelikte bulunan bu düzenleme uyarınca konut ve çatılı işyeri kiraları açısından mevcut tahliye sebepleri değiştirilemeyeceği gibi kiraya veren lehine yeni tahliye sebeplerinin öngörülmesi de mümkün değildir[39].

Bu yazı Faruk Aktay, Husrev Ayten ve Aysu Gürbüz tarafından kaleme alınmıştır.  

[1] 5 Temmuz 2012 tarih ve 28344 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun

[2] 4 Şubat 2011 tarih ve 27836 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu

[3] Nitekim Y. 3. HD, T. 14.10.2004, E. 2004/9625, K. 2004/10945 kararı şu şekildedir: “… kira sözleşmesinde kiralayanın bu ilişkiden ayrıldığı ve kendisinin yerine davacıyı ikame ettiği, bu hukuksal olguya cevabi ihtarname ile davalının onay verdiği anlaşılmaktadır. O halde bütünlük içerisinde ve üç taraflı olarak kendine özgü bir şekilde ‘sözleşmenin yüklenildiği’ nin kabulü gerekecektir…” (Kazancı İçtihat Bankası)

[4] Seçkin Topuz / Ferhat Canbolat, “Kira İlişkisinin Devri”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S: 95, 2011, s. 105.

[5] Topuz / Canbolat, Devir, s. 115.

[6] Taraf değişikliği kiracı, kiraya veren ve devralan arasındaki sözleşmenin yapıldığı ya da kiraya verenin izniyle bu sözleşmenin kurulması halinde devir sözleşmesinin yapıldığı anda hüküm ifade edeceğinde herhangi bir şüphe yoktur. Esasen bu sözleşmenin devreden ile devralan arasında kiraya verenin rızası olmaksızın yapılması halinde de sonuç değişmeyecek; onamanın yapılmasıyla birlikte sözleşme geçmişe etkili olarak hüküm ifade edeceği için yine sözleşmenin kurulduğu anda hüküm ifade edecektir. Benzer Topuz / Canbolat, Devir, s. 118-119.

[7] Topuz / Canbolat, Devir, s. 121-122.

[8] Murat İnceoğlu, Kira Hukuku, Cilt: 1, 2014, s. 558. Karşıt görüş için bkz. Topuz / Canbolat, Devir, s. 124.

[9] İnceoğlu, Kira, C: 1, s. 625.

[10] Yargıtay taşınmaz kiraları bakımından tahliyenin gerçekleştiğinin kabulü için anahtar teslimin gerçekleşmesini ya da mahkemenin göstereceği yere tevdi edilmesini aramaktadır.

[11] İnceoğlu, Kira, C: 1, s. 635-636.

[12] İnceoğlu, Kira, C: 1, s. 652-653.

[13] Ahmet Türkmen, “6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun Kira Sözleşmesine İlişkin Yürürlüğü Ertelenen Hükümlerinin Değerlendirilmesi”, Ankara Barosu Dergisi. Yıl: 2015 S: 1, s. 353.  Y. 6. HD. E. 2010/12070, K. 2011/2305, T. 2.3.2011; Y. 6. HD., E. 2012/5538, K. 2012/10456, T. 11.7.2012; Y. 6. HD., E. 2012/171, K. 2012/5804, T. 12.4.2012; Y. 6. HD., E. 2013/2864, K. 2013/14793, T. 4.11.2013; Y. 6. HD., E. 2012/17180, K. 2013/10954, T. 24.6.2013. (Kazancı İçtihat Bankası)

[14] Murat İnceoğlu, Kira Hukuku, Cilt: 2, 2014, s. 248-249.

[15] Gülşah Sinem Aydın, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Kira Sözleşmesine İlişkin Genel Hükümleri Çerçevesinde Kira Sözleşmesinin Sona Ermesi, 2013, s. 231-232.

[16] Bununla birlikte taraflar kira ilişkisinin ancak ve ancak kararlaştırılan sebeplere dayanılarak önemli sebeple feshedilebileceğini kararlaştıramayacakları gibi bazı olguların haklı sebep teşkil etmeyeceği yönünde anlaşma da yapamazlar. Olağanüstü fesih hakkının nispi emredici karakteri ve hak üzerinde tarafların yapabileceği istisnai tasarruflar konusunda bkz. Aydın, Kira Sözleşmesinin Sona Ermesi, s. 210-212.

[17] İnceoğlu,  Kira, C: 2, s. 39.

[18] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 41.

[19] İnceoğlu, Kira, C: 2,  s. 43-47.

[20] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 48-51.

[21] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 53-55

[22] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 56-58.

[23] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 66-67.

[24] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 68-72.

[25] Y. 3. HD., T. 24.02.2003, E. 2003/271, K. 2003/1640 kararı şu şekildedir: “ … Kiralayanın depozitonun değerini artırma yükümlülüğü elbette yoktur. Ancak kendisine teminat olarak bırakılan depozitonun enflasyon karşısında değerini kaybetmemesi için MK.m.2’deki iyi niyet kuralları çerçevesinde gerekli önlemleri alması gerekir. Paranın değerinin en azından sabit kalması için uygulamada çoğunlukla döviz veya altın alma ya da parayı bir banka hesabına yatırma yoluna gidilmekte ise de; kurların tespitinin ayrı bir işlem gerektirmesi ve kaydi işlemlerinin yapılmamasından dolayı alınabilecek önlemler içinde en kolay yol, depozitonun ortalama faiz getiren bir banka hesabına yatırılmasıdır…. “

[26] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 73-74. Bu zorunluluk uygulamada sıklıkla gözlemlenen kiracıların son ayın ya da ayların kirası ile güvence bedeli alacaklarını takas etmelerine dair temayülü ortadan kaldıracaktır. Bunun temel sebebi ise güvencenin kiracı adına açılan hesaba yatırılması sonucunda bankanın güvence bedelinin iadesinin borçlusu olması ve bu yüzden de kiracının güvence bedelinin iadesi alacağını kiraya verene karşı ileri süremeyeceğinden kendi kira borcu ile bu alacağı takas edemeyecek olmasıdır.

[27] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 83-84.

[28] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 81.

[29] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 122-123.

[30] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 132.

[31] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 137.

[32] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 140.

[33] 25 Şubat 1930 tarih ve 1433 sayılı  Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun

[34] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 151-152.

[35] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 104.

[36] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 105.

[37] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 112-113.

[38] İnceoğlu, Kira, C: 2, s.110.

[39] İnceoğlu, Kira, C: 2, s. 183.

Ticari Elektronik İletilere İlişkin Uyum Çalışmaları

1 Mayıs 2015 tarihinde yürürlüğe giren 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun[1] (“Kanun”) daha önce e-ticaret ve ticari elektronik iletilere ilişkin yeni düzenlemeler getirmişti.

Kanun’un usul ve esaslarına ilişkin olarak 15 Temmuz 2015 yürürlüğe giren Ticari İletişim ve Ticari Elektronik İletiler Hakkında Yönetmelik[2] (“Yönetmelik”) ile ticari elektronik ileti içeriği, alıcılardan alınması gerekli olan onaylar, ret hakkı ve onay alma zorunluluğunun istisnaları düzenlenmiştir.

Ticari İletişim ve Ticari Elektronik İletiler Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik[3] (“Değişiklik Yönetmeliği”) (hepsi birlikte “Mevzuat”) ile ise ticari elektronik iletiler ile ilgili onay, ret ve şikâyet işlemlerinin yönetilmesi için kurulan Ticari Elektronik İleti Yönetim Sistemi (“İYS”) adında bir sitemin kurulmasına karar verilmiştir.

Bu yazımızda ticari elektronik iletilere ilişkin olarak İYS’ye kayıt yükümlülüğü başta olmak üzere Mevzuat’tan kaynaklanan yükümlülükler ve bu yükümlülüklere ilişkin olarak yapılması gereken uyum çalışmaları ele alınacaktır.

1.Ticari Elektronik İletilerde Onay Alınması

Kanun’un 6. maddesi uyarınca ticari elektronik ileti göndermek için alıcıların onayının önceden alınmış olması şarttır. Değişiklik Yönetmelik’e göre ise alınan tüm onayların İYS’ye kaydı gerekir. Hizmet sağlayıcı alıcıdan aldığı onayı 3 iş günü içerisinde İYS’ye kaydetmek zorundadır. Aksi halde onay geçersiz sayılacaktır. Alınan onay alıcı tarafından reddedilmediği sürece geçerli olacaktır.

Hizmet sağlayıcıların onay almasını gerektirmeyen istisnai durumlar ise Yönetmelik’in 6. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre aşağıdaki durumlarda alıcının onayının alınmasına gerek bulunmamaktadır:

  • Alıcı, bilgilerini hizmet sağlayıcıya gönüllü olarak verdiyse ve mesaj, halihazırda elde edilmiş olan mal veya hizmetlerin değiştirilmesi, kullanımı ve bakımı ile ilgili ise;
  • Devam eden abonelik, üyelik veya ortaklık durumu ile ilgili tahsilat, borç hatırlatma, bilgi güncelleme, satın alma ve teslimat veya benzeri durumlara ilişkin bildirimleri içeren; fakat başka bir ürünün veya hizmetin tanıtımını içermeyen elektronik mesaj;
  • Tacir veya esnaf olan alıcıların elektronik iletişim adreslerine gönderilen ticari elektronik iletiler için; ve
  • Sermaye piyasasına ilişkin mevzuat uyarınca aracılık faaliyetinde bulunan şirketlerce müşterilerine bilgilendirme amaçlı gönderilen ticari elektronik iletiler.

Ticari elektronik iletilerde önem taşıyan bir diğer husus ise alıcıdan alınan onayların gerekli şartları taşımasını gerekir. Çünkü, alıcıdan alınan onayın gerekli şartları taşımaması halinde geçersizliği söz konusu olacak ve hizmet sağlayıcısına Kanun’un 12. maddesinde sayılan cezai sorumluluklar uygulanabilecektir. Bu sebeple alıcıdan alınan onayların Yönetmelik’in 7. maddesine uygun olması önem taşımaktadır. Maddeye göre, “onay, yazılı olarak veya her türlü elektronik iletişim aracıyla ya da İYS üzerinden” alınabilecektir. Bir onayın aşağıdaki unsurları içermesi gerekir:

  • Alıcının ticari elektronik ileti gönderilmesini kabul ettiğine dair olumlu irade beyanı;
  • Alıcının adı ve soyadı;
  • Alıcının elektronik iletişim adresi; ve
  • Alıcının imzası (Onayın fiziki ortamda alınmış olması şartıyla).

2. Ticari Elektronik İletinin İçeriği

Yönetmelik’in 8. maddesi uyarınca ticari elektronik iletinin içeriğinin alıcıdan alınan onaya uygun olması gerekir. Buna göre ticari elektronik iletinin:

  • Konusunda (başlığında) veya içeriğinde iletiyi gönderene ait bilgiler (MERSİS numarası, adres vb.);
  • İçeriğinde alıcının hizmet sağlayıcıya ulaşabilmesini sağlayacak olan telefon, faks, kısa mesaj numarası ve elektronik posta adresi gibi erişilebilir durumdaki iletişim bilgileri; ve
  • İçeriğinden açık bir biçimde anlaşılmıyorsa tanıtım, kampanya ve bilgilendirme gibi niteliği belirleyici bir ibare.

3. Alıcının Reddetme Hakkı

Kanun’un 8. maddesi ve Yönetmelik’in 9. maddesi uyarınca alıcı gerekçe göstermeksizin ticari elektronik ileti almayı reddedebilecek, daha önce verdiği onayı geçersiz kılabilecektir. Ek olarak hizmet sağlayıcılarının Kanun’un 8. maddesi ve Yönetmelik’in 9. maddesinin 4. fıkrası uyarınca alıcıya gönderdiği her iletide ret bildirimi imkânı alıcıya tanınmalıdır.  Dolayısıyla ret bildirim imkânı içermeyen her ticari elektronik ileti Kanun’a ve Yönetmelik’e aykırı olacaktır.

4. İYS’ye Kayıt Olunması

Mevzuat ile getirilen en önemli düzenleme T.C. Ticaret Bakanlığı (“Bakanlık”) tarafından İYS’nin kurulmasına karar verilmiş olmasıdır. İleti Yönetim Sistemi A.Ş.’ye ait İYS ile aşağıdakiler sağlanmıştır:

  • Alıcıların hangi firmalara ticari elektronik ileti için onay verdiğinin tespit zorluğu ve alıcının verdiği onayların iptali için her hizmet sağlayıcı ile tek tek iletişime geçmek zorunda kalması gibi mağduriyetlerinin ortadan kaldırılması;
  • Hizmet sağlayıcılar alıcılara ticari elektronik ileti gönderebilmek için ihtiyaç duydukları alıcı onaylarını artık sistem üzerinden alabilecekler;
  • Mevcut onayları sistemde güvenli olarak saklanabilecek;
  • Alıcılar tarafından ret ve onay işlemleri ile birlikte şikayetlerin kolaylıkla yapılabilecek; ve
  • Kamunun ileti şikayetlerini ve şikâyete konu izin durumlarını görüntüleyebilecek.

Değişiklik Yönetmelik’in 4. maddesi ile Yönetmelik’in 5. maddesine eklenen hüküm gereğince ticari elektronik ileti göndermek isteyen tüm gerçek ve tüzel kişilerin İYS’ye kayıt yükümlülüğü bulunmaktadır.

İYS’ye kayıtlar aşağıdaki takvim doğrultusunda yapılabilecektir:

  • Ocak 2020 itibariyle hizmet sağlayıcılar için İYS kayıt başvuruları açıldı;
  • Haziran 2020 itibariyle hizmet sağlayıcılar için İYS platformu açıldı;
  • 31 Ağustos 2020 tarihi hizmet sağlayıcıların yönetmeliğe uygun olarak bu tarihe kadar aldıkları onayları İYS’ye aktarmak için son günleri olacaktır. Bu tarihe kadar İYS’ye girişi yapılmayan onaylar geçerli sayılmayacak olup İYS’de onayı bulunmayan alıcılara ticari elektronik ileti gönderilemeyecektir. Onayı alındığı bildirilen alıcılara onaylarının İYS’ye yüklendiği bildirilecek ve alıcılar bu tarihten itibaren reddetme haklarını kullanabileceklerdir. Ayrıca bu tarihte İYS alıcılar (vatandaşlar) için de açılacaktır.

30 Kasım 2020 tarihi İYS’ye erişim sağlayabilen alıcıların İYS’deki onaylarına ilişkin ret bildirimi yapması için son tarihtir. Bu tarihe kadar ret haklarını kullanmayan bu alıcılar bu tarihten sonra onay vermiş olarak kabul edilecektir. Bu tarihten sonra gönderilecek iletilerde İYS’den alıcının onay kontrolünün yapılması zorunlu olmuştur.

5. İYS’ye Kayıt İşlemlerinin Gerçekleştirilmemesinin Sonuçları

Yukarıda da belirtildiği üzere hizmet sağlayıcıların 31 Ağustos 2020’ye kadar İYS’ye kaydetmediği alıcı onayları geçersiz kabul edilecektir. Dolayısıyla bu tarihten sonra hizmet sağlayıcılar söz konusu alıcılardan yeni bir onay almadan alıcılara ticari elektronik ileti gönderemeyeceklerdir. Hizmet sağlayıcının alıcıdan onay almamış olmasına veyahut bu onayı İYS’ye bildirmemiş olmasına rağmen alıcıya ticari elektronik ileti göndermesi durumunda alıcılar 3 ay içerisinde şikâyette bulunabilecektir. Hizmet sağlayıcının Kanun’a ve ilgili mevzuata aykırı hareket ettiğinin tespit edilmesi durumunda hizmet sağlayıcı hakkında Kanun’un 12. maddesi çerçevesinde idari para cezası uygulanacaktır. Uygulanan idari para cezaları Yönetmelik’in 17. maddesinin 2. fıkrasına hükmüne göre tebliğ tarihinden itibaren 1 ay içerisinde ödenecektir.

6. Elektronik Ticari İletilere Uyum Çalışmaları

Elektronik ticari ileti uyum çalışmaları aşağıdaki gibidir:

  • İYS’ye kaydolunması,
  • Halihazırda alınmış olan ticari elektronik ileti onaylarının, ispat görevi görebilecek olan izin metinlerinin İYS tarafından belirlenecek formata dönüştürülerek İYS’ye yüklenmesi,
  • Mevcut onay alma süreçlerinin Mevzuata uygun hale getirilmesi,
  • Hizmet sağlayıcının mevcutta kullandığı elektronik ticari ileti yönetim sisteminin Mevzuata uygun şekilde onay/ret bilgilerini alabilecek, İYS’ye bunları bildirebilecek ve ileti gönderimleri öncesinde onay kontrolü yapabilecek şekilde düzenlenmesi ve geliştirilmesi,
  • Mevcut onay ve ileti gönderimlerine ilişkin kayıt saklama sürelerinin güncellenmesi.

Daha fazla bilgi için lütfen iletişime geçiniz.

[1] 5 Kasım 2014 tarih ve 29166 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Kanun

[2] 15 Temmuz 2015 tarih ve 29417 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Ticari İletişim ve Ticari Elektronik İletiler Hakkında Yönetmelik

[3] 4 Ocak 2020 tarih ve 30998 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan . Ticari İletişim ve Ticari Elektronik İletiler Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

Geçit Hakkı Tesisi

Ülkemizde arazilerin zamanla bir bütün olarak alınıp satılmasının güçleşmesiyle küçülen arazilerin kimisinin yol ile bağlantısının ortadan kalkmış olması ve kadastro çalışmaları sonucu yol ihtiyaçlarının belirmesi sebepleriyle geçit hakkı tesisi önem kazanmıştır. Zorunlu geçit hakkı, Türk Medeni Kanunu’nun[1] (“Kanun”) 747. maddesinde yenilik doğuran bir hak olarak düzenlenmiştir. Ayrıca geçit hakkı tesisi bir ayni bir borç ilişkisi doğurmaktadır. Diğer bir deyişle, üzerinde geçit hakkı tesis edilen taşınmaz bir başkasına devredilse dahi yeni malik de geçit hakkı tesisine uymak zorunda kalacaktır.

Kanun’un 747. maddesi şu şekildedir:

Taşınmazından genel yola çıkmak için yeterli geçidi bulunmayan malik, tam bir bedel karşılığında bir geçit hakkı tanınmasını komşularından isteyebilir.

Bu hak, ilk önce kendisinden bu geçidin istenmesi önceki mülkiyet ve yol durumuna göre en uygun düşen komşuya karşı ve daha sonra bundan en az zarar görecek olana karşı kullanılır.

Zorunlu geçit iki tarafın menfaati gözetilerek belirlenir.

Geçit hakkı tesisi için yola bağlantısı olmayan arazi sahibinin önünde iki seçenek olacaktır. Bunlardan ilki yola bağlantısı olan komşu arazinin maliki ile yapılacak olan irtifak sözleşmesi iken diğeri ise uygun bir bedel karşılığında geçit hakkı tesisi için mahkemeye başvurulacak olmasıdır.

Geçit hakkı komşuluk hukukundan kaynaklanmakta olup üzerinde geçit hakkı tesis edilen araziye (taşınmaz) doğal olarak zarar vermektedir. Bu sebeple geçit hakkının tesisi için belirli şartlar aranmaktadır.

  1. Genel Yola Çıkmak İçin Yeterli Geçidin Bulunmaması Gerekir

Geçit hakkı tesisi yoluna başvurabilmek için arazinin genel yol ile yeterli geçidinin bulunmaması veya mevcut geçidin ihtiyacı karşılamaması gerekir[2]. Burada genel yol “yetkili makamlarca genelin kullanılmasına tahsis edilen ve kamudan her bir ferdin başlı başına yararlanmaya yetkili olduğu yol” [3] olarak tanımlanabilecektir.

Genel yola çıkamama durumu mutlak ve nispi olarak iki ayrıma konu olmaktadır. Mutlak genel yola çıkamama durumu geçit hakkı tesisi için başvuran kimseye ait arazinin genel yol ile hiçbir bağlantısının olmaması durumudur. Fakat nispi genel yola çıkamama durumunda ise başvuranın arazisinin genel yola bağlantısı olsa da bu yol nitelik veya niceliği itibariyle gereksinimleri karşılayacak bir durumda değildir. Bu ikinci durum son yıllarda sıklıkla ihtilaflara sebebiyet vermektedir. Çünkü her ne kadar günümüzde tarım araçlarının küçülmesi yönünde bir trend olsa da geçtiğimiz yıllarda tarım araçları giderek büyümüş ve tek seferde daha çok alan üzerinde çalışabilecek niteliklerde üretilmişlerdir. Dolayısıyla arazinin yol ile bağlantısı olsa da bu yol tarım aracının kullanımı için yeterli büyüklükte olmayabilecektir. İşte bu gibi durumlarda nispi genel yola çıkamama halinden bahsedilecek ve açılacak davada bu durum göz önüne alınacaktır.

  1. Komşu Arazi Geçit Hakkı Tesisine En Uygun Arazi Olmalıdır

Geçit hakkı tesisine konu olacak olan komşu arazinin diğer komşu araziler ile karşılaştırıldığında geçit hakkı tesisine en uygun olan ve bundan en az zararı görecek olan taşınmaz niteliğinde olması gerekir. Burada yapılacak olan değerlendirmeye esas teşkil edecek olan iki kriter en kısa yol ve en az gider kriterleridir. Fakat geçit tesis edilecek yer, o taşınmazın maliki için çok külfetli olacaksa, geçit yerinin uzun olmasına bakılmaksızın en az zarara sebebiyet vereceği arazinin malikine dava açılmalıdır[4].

  1. Uygun Bir Denkleştirme Bedeli Ödenmelidir

Geçit hakkı tesisi talebinde bulunan kimsenin komşu arazi malikine geçit hakkı tesisinin vereceği zarar karşılığında uygun bir denkleştirme bedeli ödemesi gerekir. Çünkü geçit hakkı tesisi ile söz konusu kısım üzerinde malikin tasarruf yetkisi kısıtlanacaktır. Bu durum ilgili bölümün kullanılmasının önüne geçebileceği gibi arazinin değerini de düşürecektir. Başvurucunun komşu arazi sahibi ile anlaşma yoluna başvurması halinde bu bedel taraflar arasında diğer seçenekte ise mahkeme tarafından belirlenecektir. Mahkeme keşif ve bilirkişi raporlarının doğrultusunda bedeli belirleyecektir. Belirlenecek olan bu bedel hükümden önce depo edilecektir[5]. Bu bedelin ne şekilde ödeneceği hususunda belirli düzenleme mevcut değilse de Yargıtay kararlarına göre bedelin tek seferde ödenmesi gerektiği kabul edilmiştir[6].

Komşu Arazi Üzerinde Ayni Hak Sahibi Olan Kimseler Açısından Geçit Hakkı Tesisi

Komşu arazi (taşınmaz) üzerinde başka kimselere tanınmış ayni haklar söz konusu olabilmektedir. Geçit hakkı tesisinin bu ayni hak sahiplerine zarar vermesi durumunda o kimselere de uygun bir denkleştirme bedeli ödenmesi gerekir.

Kesintisizlik İlkesi  

Geçit hakkı kurulması davalarında amaç, genel yola bağlantısı olmayan taşınmazların yolla bağlantısının sağlanmasıdır. Bu sebeple, geçit kurulurken ihtiyaç içinde olan taşınmazlar kesintisiz olarak genel yola bağlanmalıdır. Buna uygulamada “kesintisizlik ilkesi” denilir[7].

Davacıya Ait Taşınmazın Önceliği İlkesi

Geçit hakkı tesisi değerlendirilirken tarafların yarar ve zarar dengesi ele alındığından geçit hakkı kurulmasına ihtiyacı olan arazi malikinin, genel yola bağlantısı olan başka bir arazisi varsa, ilk olarak bu arazinin geçit hakkı için kullanılıp kullanılamayacağı değerlendirilecektir.

Görevli Mahkeme ve Taraflar

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun[8] 2. Maddesi uyarınca “Dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadıkça asliye hukuk mahkemesidir.”. Dolayısıyla geçit davalarında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesi olacaktır.

Son olarak bilinmelidir ki, mahkemenin geçit hakkı tesisi lehine verdiği kararın kesinleşmesi üzerine irtifak hakkı sahibi kendisi açıklayıcı tescili yaptırabilecektir[9].

[1] 22 Kasım 2001 tarih ve 24607 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu

[2] Oğuzman / Seliçi / Oktay-Özdemir, Eşya Hukuku, 12. Bası, s. 468.

[3] Özsunay, 1968, s. 34; Esener ve Güven, 2012, s. 242

[4] Yargıtay 14. HD. 30.03.1982 875/2018, 875/2018.

[5] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 25.09.2013, 2013/152 E., 2013/1394 K.

[6] Dinçbudak Solak, Mülkiyet Hakkının Komşuluk Hukuku Bakımından Kısıtlanması, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2018, s. 87.

[7] Yargıtay 14. HD. 06.11.2019, 2019/1975 E., 2019/7377 K.

[8] 4 Şubat 2011 tarih ve 27836 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu

[9] Oğuzman / Seliçi / Oktay-Özdemir, Eşya Hukuku, 12. Bası, s. 471.

  • 1
  • 2
© Tüm hakları saklıdır. 2022 Aktay Hukuk Bürosu | K.V.K.K.